1 yorum var - 03 Ocak 2008 17:26
Boş zamanların hoşluğunun yüreğimin kanırtılarına uzaması gibi sakin bir dilek havuzunda soluklanıyor…
Ne çok “yağmur” düşmüş, ne çok “yağmur” düşlemiş, ne çok “yağmur” yazmışım… Arındırsın diye mi?
Ametistin mor kristalleri üzerinden seyretmek gibi bir şey olsa gerek şu yaşam. Camın geçirgenliği üzerine bir münakaşa…
Ya da ne bileyim, suyun katılığı olmalı; kayanın yumuşaklığı...
Çizik attığım her gün, hapsedilmişlerimi özgür bırakan kalemimin ucundan geriye kalan kurşun tozları; beni, sevgiliyi, ‘can’ı bana kavuşturan.
Soğuk… Hiç gitmesin istediğim hisler çerçevelemiş çamurla boyadığım tuvallerimi. Çiçeklerle bezediğim heykellerim, kilimin kokusuyla karışmış; su, can vermiş toprağımın bedenine…
‘Sevgili’ dediğim kim?
Kim gelmiş de vurmuş kapımı duvarlarımın, da şimdi bu halde yok olmayı seçmişim var edildiğim bedende yok olurcasına!
Kim sunmuş düşlerime mavilikle kazıdığım onca hayali! Kim karalamış ‘gecemin ışığı’ndaki o masumiyetin alacakaranlığını!?
Kim dudaklarımda erircesine aşkını ithaf etmiş bu varlığa!?
Kim demiş… O an…
…
Su…
Düştü şimdi, toprağa… Hoş gele, her ne var ise.
Yağanlarla suya kavuşmanın sevinci akıyor…
Ay ışığı, ateşin kızıllığını gölgede bırakacak kadar erkli; gece, günü ışıtacak kadar parlak başlıyor…
Geçmiş, yenilere, ‘an’lara bırakmalı kendini; gelecek, ‘şimdi’ye…
Yağan kar, esen rüzgara kavuşmaya nasıl can atarsa içimde, geçmişim benden kurtulmayı da öylesine istiyor bu gün. ‘Gece’m, ‘gün’ümde doğuyor karanlığıma; ve ışığım, karanlığımla parıldıyor bu gece.
…
Gelen, geçmişimin lilyumlarını taşıdı bana. “Beklemek”… Ne acı vericiymiş. Oysa ki…
Kızıl saçlarındaki arp kokusunu özlemişim… Beklemek ne ki.
“Gece”me hoş geldin sevgili.
Avalon’un sakinleri karşılamaya hazırlanırken, rüzgarda uçuşan giysilerinin parıltılarına dalıp gidiyorum.
Orion, davetkar yelkenlerini açıyor geceye doğru. Dante’nin duasıyla daldığım düşler su ülkesine ulaştırıyor bedenimi. Bedenim su, ellerim içime batıyor; masmavi bir varlık olmuşum. Pencereden Orion beni izliyor.
Öyle yorgun ve huzurlu ki…
Düşler, su ülkesinin batıkları arasından canlanırken ben, ruhumla sevişen varlıklara özlemimi sunuyorum kainata…
Işığımı ve karanlığımı seviyorum; var olmayı…
Şimdilerde bambu sopaların çıkarttığı sesi işitmekteyim.
Penceremin açıldığı gerçeklikte yedi yıldız selamlamakta çıplak bedenimi.
Orion’un o ilahi dizilişine aldırış etmeden nefes almaya devam ediyor ciğerlerim.
Kalemimin sayfamla seviştiği o anlardan oluşan bu izdüşüm dizilimleri, ardı kesilmeksizin yükselen aşk çığlıklarını görselleştirmeye bırakmış kendisini.
Gecenin ışığında yanan ateş, yerini kor parçalarına teslim etmeden önce, kendini sindirmesi için zaman tanıyan av misali sükun içerisinde izlemekte…
Gece uzun; gündüze mahal bırakmayacak kadar da karanlık.
Yatağımdan yükselirken zincirlerle tutsak edilmiş kelimelerimin kelepçelerini anahtarımla birer birer açıyorum. Bedenimin serbest kalmasıyla birlikte sözcüklerim aşka geliyor, özgürce dağılıyorlar kainatın her bir yerine. Kah Kur’an olarak iniyorlar, kah Zebur, kah İncil, kah Tevrat, kah Hermes’in sözleri, kah Kırk Kapı, kah Mesnevi… Hepsi benden gelmiş, hepsi BİRden.
Suyun çölleşen dalgalarının sahiline ulaştırdığı bir diyarda açıyorum gözlerimi, kanatlarımı…
Ay, yıldızlara ışık tutmakta.
“Merkaba…”