"."

blog'a geri dön

2 yorum var - 03 Ocak 2008 17:24

Sonbahar mevsimindeki hüzün müdür bizi kapıp koyuveren rüzgarın savururluğuna... Yoksa içimizde olgunlaşmaya başlamış olan sevginin kaplayabilme yetisi midir tüm benliğimizi... Yaşamın her noktasında yüzleşmekte olduğumuz bir varlık karşısında, bir şey söyleyemeyecek hale gelişimize kahkahalarla gülen benlik, "ego" sıfatını bir hammal gibi yüklenmişçesine durmaksızın yollara vurmakta kendini... Doğanın koruyuculuğuna bırakmanın ruha bahşettiği ebediyet hissini yok olmaya mahkum edercesine... Aynalardaki "yanılsamayı", yansıma ilan ederek kendisini yüceltmeyi bir hak olarak görmenin ruhta yarattığı acıyı, kahroluş hissini göz ardı ederek yoluna devam edeceğini sanarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor belki de...

Korkulardaki o gizemli varoluşu hatırlıyor zamanla... Kendisinin yeşertmekte olan bir tohum kadar hassas ve aciz... Lakin bu acizlik yok oluşuna bir neden değil...Var oluşu için bir şans. Zira tohum su ile, toprak ile, hava ile var... Yalnız değil... Ruhun bir tohum misali serpilmesidir yaşam. Ölümü düşünmez, korkuları yoktur. Biz gibi... Her birimiz gibi... Mozart'ı dinlerken yaşayabilirisin bunu... Ruhunu bırakıverirsin boşluğa... Gözlerinden inen yaşlar, anlatır içindeki hüznü, sevinci, mutluluğu... Bedenini terkedip tüm evreni seyre dalarsın... Kulağında o muhteşem varlığın büyüleyici sesi... Zamanın olmadığı bir yerde bulursun sonra kendini... Bir bakmışsın geride kalan bir beden... öylece duruyor... sen yoksun artık... sadece ben...

Tüm renkleri içinde toplamak ruh bedenindeki ayrıntıları görmeni sağlamaya başlar... Görünmeyen varlığına bahşedilen bir armağan gibidir... Renklerini incelemeye başlarsın birer birer... Ruhta var olan mavilik rengini dünyaya yansıtmaya başlıyordur artık... Her renk O'nda... Mevcudiyetsizliğin varoluşunu kutsamaya hazırlanıyordur. Ellerinden çıkan ışık huzmelerini görmeye başlıyordur insanoğlu...eskiden olduğu gibi... Her ayağı takıldığında artık "ben"in yanında olacak dostları vardır... Hep zamanının gelmesini beklediği gibi... Tohumunu yeşertmesi için ona uygun ortamı sunan sevgisi vardır... Hep olmuş olduğu gibi... Hazırlıksız yakalanmak diye bir şey yoktur artık... Beklediği gibi gerçekleşen olgular okyanusunda kulaç atıyordur zira... ay ışığıyla yakamoza yakalanmış olan... Kumsala çıkıp rahat bir nefes almayı düşünmektense hırçın dalgalar içerisindeki yolculuğunu yaşıyordur... "Sadece dalgaları gördüğünde, suyu kaçırabilirsin. Lakin, eğer akıllıca davranırsan, dalgaların içerisindeki suya dokunabilirsin. Suya dokunabildiğinde, gelip giden dalgaları dert etmezsin. Artık dalganın doğumu ve ölümüyle ilgilenmezsin. Artık korkmazsın.Artık dalganın başlangıcı ve bitişine üzülmezsin, ya da yüksek veya alçak olduğuna, daha az çirkin ya da daha fazla güzel olduğuna. Bu düşüncelerin gitmelerine izin verebilirsin, zira suya dokunmuşsundur..." diyor Thich Nhat Hanh, içinden gelene izin verircesine. Dalgalar sadece görünürdeki silüetlerden başka bir şey değil, asli olan suyun kendisidir zira... içimizde olan gibi.

Yazdığım her satır kendime anlattıklarımdan başka bir şey değil. Yaşamımdaki varlıklara dile getirdiklerim gibi... Eğer haykırıyorsam karşımdaki insanın sevmediğim yönlerini, benimkinden farklı değil söylediklerim. Öyle bir an gelir ki pes edersiniz...zira haykırmak nafiledir o anda; tek yapılacak şey kalır geriye: dinlemek geleni... boşuna değildir... sizi içine alırcasına sunar tüm büyüleyici benliğini...

Soğuklardan önce son bir sıcaklık ısıtıyor bedenleri adeta... Sokaklarda üşümenin keyfini sürmeden önceki son demler... Yağmurun, yerini kendini ruhlara özleten masmavi gökyüzüne bırakması, teslim ediyor adeta savunmasız olan bizi doğaya... Tanıklık etmek bu oluşa, ve gözlemlemek her ayrıntıyı... Kısa bir yürüyüş, "ben"i farketmeye kafi... Anlatılanların, etiketlerin son buluşu ve sadece orada var olup doğada bulunanı kabul etme an'ı...

Yakıştırmalar azalıyor sanki... Cismin ardındaki tapılası varlık kendisini göstermeye başlıyor... Hayatımızın her alanında görülen çelişkilerin doruk noktasındayız... Birer birer çözülmeyi bekliyorlar...Çoğumuzun yaşamında bir dinginlik... Sessizlik ve hareketsizlik hali... Sonbaharın gelişini müjdeliyor sanki... Zamanın bir şeylere gebe olduğunu hissetmemek mümkün olmayan bir hale geliyor.

Anlatmak ne kadar da güç... Yaşamak ise bir o kadar kolay konuşmanın yanında. Susayan bir gülün, göklerden inen rahmetle susuzluğunu gidermesi gibi bir şey bu! Ne muhteşemliktir! Sanki bu sevgi yoğunluğundan bir anda yok oluverecekmişim gibi... Kelimelerin, yaşamın, maddenin ötesinde bir duygu...anlatılması güç...zira ben bilmiyorum burada böylesine büyüleyici bir kelime! Kadim zamanlardan fısıltılar kulağımda yankılanıyor... Ezgiler, bitmek bilmeyen... Sesleniyor derinlerden, huzur verici bir melodi... "Ben"i çağırıyor... Artık dönüş zamanı diyor... Süreç başladı çok önce... Gözler açılıyor yeni bilince... Yürekler... O kutsal ormandaki toplanışlar canlanıyor belleklerde... Birleşiyor benlikler... Sarsıcı bir enerjiyle, açığa çıkan; birer birer yerine getiriliyor dilenmiş olanlar... Ruhların birleşmesi son bulurken, sıra bedenlere geliyor...beklenenden de yakın...çok daha yakın... Umut köprülerini bağlıyoruz adeta ruhlarımızın arasına, öyle ki koparamayacak her ne gelirse... Eski bizden alacaklarımızı aldık, şimdi onları bırakıp an'ı yaratmakta sıra! Yapıyor olduğumuz gibi...

Damlaların seslerini dinliyorum...
Çıplak ayaklarla toprağa basmanın ebediliğini...
Ve sonbahar hüznünün biraz olsun canlanışını kutluyorum bu gün.

D.Ç

velvet kisses  03 Ocak 2008 17:39  

Olmuşsunuz :)

tatarwise  28 Eylül 2008 06:40  
bu yazıya puanı basanlar: