"."

blog'a geri dön

aferim7

Mavi

0 yorum var - 03 Ocak 2008 17:21

Çırpınışlarımdan sahneler koyuyorum, tiyatromun perdeleri arkasında oynamaları için. Terimlerim, kendimi anlatamaz hale gelmiş, sözcüklerim olmuş 'ether'de uçuşmaktalar el verdiğince. Sonu gelmeksizin yürünen yollar, yürümeye yön vermemiş sanki. Çoğaldıkça sığlaşmış derinlerim. Sığlaşan, çoğalanlarım mı, ben mi, belirsiz. Kendime anlattıklarım, yalanlardan farksız sanki. Yalanların yüzüme aksettirdiği ışık, karanlığım içerisinde alaycı bir tebessüm oluşturmuş yüzümde birden bire.

Kafka'nın sözü usuma gelir ardından:

"Her şey, hatta yalan bile doğrunun hizmetindedir. Gölgeler, güneşi karartmaz."

Mücadelem, gölgelerim mi oldu ne? Yalanlarla derinime gömüşmüş olan gerçeklerim, yalanlarım sayesinde gölgede kalmaksızın, güneş ışığını yansıtacak hale gelmişler belki de.

Hayal kırıklıklarıyla örülü bir duvar geliyor gözlerimin önüne sonra. Sokağın en karanlık sonuna yaklaşırken, her tuğlasını düşlerime döktüğüm bu duvar, yığılmışlıklarla birleşmiş, sıcak bir günün bana getirdiği güneşin ışınlarıyla kor haline gelmiş bana bakıyor. Çıkmazlarımdan biri olmuş. Sokağımın önünü kapatmış tuğlalarının kızıllıklarıyla. Kim ne der, neden anlamazlarımla duvarımın önünde sığlaşmış ağlıyor gözlerimin pınarları. Toz toprak olan üstüm, eskilerimden albümlerimi andırırken, güneşin yakmasıyla terleyen bedenim, toprakla suyu bir araya getiren çamura bulanıyor tüm pisliği ile.

Hayal kırıklıklarım üzerimde kuruyorlar, güneşin ısısıyla çatlaklar oluştururken. Derisini değiştiren yılan misali, tırnaklarımla bir bir çıkarıyorum bedenimi terletmeye yüz tutmuş parçalarımı. Kabuklarım, zamanımın eskisine dökülürken, yeni eskiyecek olan kabuklarımın yumuşaklığına dokunuyor ellerim. Eski kabuklarım, esen rüzgarla karışıyor göğün maviliğine, artlarında hiç bir şey bırakmadan. Duvarımın tuğlaları dökülüyor sonra. Bulutlarım, güneşimin önünden geçerken serinliği beraberinde getiriyorlar. Toz, toprak artık.

O anda aklındam geçenler, girilmemişliklerime götürüyor beni...

Piponun dumanını içine çekerken, olagelişi ile geçmişliklerine akan nehir misali geceyle sevişirken bulmuş kendini. Gece gelmiş, sormuş geçmişindeki gecelerini. Gelen kimmiş gecenin derininde, bilmezmiş. Kararan gündüzüymüş aslında gecesi. Gecesi, gece değil, kararmış olan 'gün' imiş meğer. Gece, daha bir cazip gelmiş gününde. Günü, gecesine karışan karanlığının ışığı olmuş zira; kararmadan ilerlemişçesine. Sesleri fısıltılarına karışırken gecede, fısıltıları seslenmiş gecesine, yanaklarına kondurulan bir öpücük ile. Öyle ki, ona dahi ayıramamış hissiyatını. Seslenmiş geceye; duyan olmamış. Fısıldamış geceden güne, ses gelmemiş sessizlikten öte. Meğer, sessizlik bilmezmiş fısıltıyı gecede. Flütüne arp karışmış. Arp, geçmişini yaralarmış gecesinin ilerleyen saatlerinde. Öylesine derinmiş ki, özletirmiş bile. Öyle ise, derinler özlemleri miymiş, yıllarca kaçtığı?

Gecenin sonu, yatağına varmakta iken, sarı çarşafının güven verdiğini sanarmış. Böylesi gecelerde, ay ışığı penceresinden içeri davet edilirken, hiç ummazmış ki güneş göstersin tekrar yüzünü. Zira ay, daha güzel olumuş 'yer'ine düştüğünde ahengi ile. 'Ağırlaşan göz kapakları' düşmeye görsün kirpiklerini kavuştururcasına, o vakit düşleriyle selamlaşmak için toprağa davet ettirirmiş her şeyini; kendisini. Su bedeni toprağına can verir, bir olurmuş kokusunda. Anlarmış ki, "gel" diyen ile "git" diyen bir. "Gök boyası" olmuş, fırçasıyla boyamış her yeri gök mavisine. Sonra "mavi kuş" olup uçmuş masmavi göğünü keşfedercesine.

Uyanır sonra göklerinden toprağına. Bir gün öncesi akar zihninin derinliklerinde... Soğuk rüzgar, boynunu öperek sonsuzluğa kavuşurcasına denize doğru esmekteydi. Bedenini yeşil çimenlere, adeta suya teslim edercesine bıraktı. Gökyüzü "beş kat" daha mavi, bakmakta olduğu tablo beş kat daha canlıydı. "Resimdeki rüzgarı hissederek" kendini hiçliğin yok olunası kollarına bıraktı. İçindekileri anlatacak takati mi kalmamıştı; yoksa gerçekten geriye "hiç" mi kalmıştı, bilmiyordu. Şimdiye kadar bildiği tüm gerçekliklerinden" uzak, upuzak, hiç bilmediği, hiç görmediği kadar, her şeyden "beş kat daha hiç" bir yaşamın içerisinde buluvermişti kendisini adeta. Kendisini anlatmaya dahi gerek duymayan, her şeyi kabullenircesine vurdum duymaz; lakin her şeyi de kendi bencil duyguları ve egoist karakteri ile oluşturan bir hiç artık. Şehir öylesine boğmaktaydı ki, dostlarını dahi görmeyi reddedercesine uğramıyordu kapılarına. Tek yeri eviydi; yuvası.

Öyle bir yerde yaşamalıydı ki... Göl kenarı; yada su, sadece su. Arkası yemyeşil, büyük çınar ve çam ağaçları ile dolu bir koru. Ağaç ve taştan yapılmış bir ev. Küçük bir ev olmamalıydı; geniş olsun istiyordu. Kitaplarını ve 'ben'lerini barındırcak kadar büyük bir ev.

Sonra, bahçesi olmalıydı el değimemiş. Sarmaşıklar dolaşmalıydı yolları boyunca kenarlarda. Klasik müzik çalmalıydı; ve daktilo sesi gelmeliydi her daim evin duvarlarını aşarcasına. Sabah uyandıktan sonra kahvesini alıp çıplak ayaklarıyla yeniden ve yeniden tavaf etmeliydi bahçesini, sahilini. Trafik, kalabalık ve gürültü olmamalıydı bu yerde. Göz alabildiğine su, yeşil, toprak ve masmavi bir gök. Küçük bir yerleşim yerinin içerisindeki kocaman dünyasını kurmalıydı, büyük bir sevinçle. Ağaçlara tırmanmalı, çimlerinde uzanmalı, denizinde ıslanmalı, ormanında kaybolmalıydı. Bir de salıncağı olmalıydı bahçesinde. Her akşam üstü gün batımında, kırlangıç sesleriyle huzur bularak göklerle buluşmalıydı. Üzerinde mavi-beyaz ipek elbisesi, rüzgarda savrulmalıydı uzun saçlarıyla birlikte.

Sonra, içeriden gelen tıkırtılara kulak kabarttığında bir ses işitmeliydi:

"..."

Görünmezlikleri içerisinden süzülerek sıyrılan ayrıntılarına kapılıvermiş...

D.Ç.

bu yazıya puanı basanlar: