1 yorum var - 03 Ocak 2008 17:20
Oyulan bir delik... Öylesine güçlü ve öylesine acı dolu ki, deştikçe fışkıran her ne varsa tekrardan içine alacak kadar geniş. Gözler hiç bir şey ifade etmeden bedenimden akan kana bulanarak kağıda kanla yazılan bu kelimeler gibi canlı, ve batmakta olan ağustos dolunayı gibi kıpkırmızı...
Geceler uyku getirmiyor artık; sadece yokluk. Gündüzler "O"nu getirmiyor artık; sadece hiçlik. Ne arıyor tüm bu insanlar burada?! Her gün ağırdığında kendimi yataktan atarcasına fırlıyorum gözlerim uykusuzluktan bitap düşmüş ve beni o mezarıma çağırıyormuş gibi bir uğultu var sanki kulaklarımda. Bahçe...
Bu ev hem mezarım, hem rahmim oldu artık. Her adım attığımda beni içine alıveriyor kahrolası şevkatiyle. Sonra...
Sonra tüm o güzelliğiyle büyülüyor, ışıldıyor, çıldırtıyor kahrolası ruhumu! Neyi var içimin, söyle bana ey bahçe! Toprağına uzanıp senin için yaşlar döktüğüm o günler çok uzakta değiller. Ne var söyle, anlat bana ne olursun! İçimi deşen bu kara ölüm de ne?
Sıcak... Kahrolası bir sıcak var İstanbul'da. Hiç bitmedi ki ama. Hiç sonu gelmedi ki olanların. Gelmesini bekliyor musun ki? Yağmurları bekledin, geldi işte! Çıksana buradan; bu çürümüş "düşler sokağı"ndan...
Takati kalmamış sokak kedisi gibisin... Ölümle yüzleşirken ona son bir kahkaha atıyorsun, farkında değilsin sen! Lime lime ediyor gökten yağan yağmur bedenini. Ruhunu ise toprağın böcekleri yemekte zebanilerle birlikte. Zebanilerini hatırlıyor musun? Hani her birini birer birer düşlemiştin o gece. Gökyüzündeki her bir yıldıza isim verirken düşünmeden düşledin tan vaktine dek... İşte... Geldiler.
Kuyuna sığınan her bir korkun seni çağırıyor, dinlesene! Ayak seslerini duydukça ürperen sen değil misin yoksa? Gözlerini kapamasana! Her bir şeyi kabullenecek kadar "açık" ilişkilerle boğmayı yeğeleyen sen şimdi kendini boğmaktan mı korkuyorsun yoksa? O zaman hiç şansın yok küçük kız... Mahkumiyet kendi ellerinle sunuldu artık sana.
Sonuna geldik. Ya burada kal, ya da...
"Aşkın Gücü"...
Melekler fısıldamayı bıraktı. Artık karşında durup yüzüne vuruyorlar her şeyini, tüm varoluşunu. Sen neredesin? Sevgili güzelliklerini göremezken neyi keşiflerde sanmaktasın kendini? Hatırladın mı kimler gelmişti; kimler var yaşamında şu anda?
Ne demişti bir seferinde:
"Hayat ensemle çok alakalı sanki. Belki de sadece bir problem vardır ensemde, ve bu yüzden çok duyumsuyorumdur. Hep bir yük gibi oldu başım. Başımı hiç tutamadım ben bu bedende. Sadece kafadan ibaret de olabilirdik. Suratlar yeterince özgün zaten. Hem tüketim toplumda olmazdı o zaman. Gözler kafi değil midir bakışlar gerçekse? Hem kurtuluşumuz olurdu kaba seksten ve hormonal yanılsamalardan..."
Kurtulmalı her ne varsa, yakıp yıkmalı en baştan. Repliği yankılanıyor usumda... Düşüncelerin atfedildiğini söylemişti V, binalara. Yıkmalı her şeyi, eskiyi yok etmeli en baştan. Ve boşaltmalı her ne varsa. Bir dostun dediği gibi bir vakit:
"Gözyaşlarında boğulmalıyız hepimiz. İnsan ruhu ancak böyle özgür kalacak..."
...
Gelen her şey gidiyor hiç bir zaman var olmamış gibi.
Ve her şey yitip yok oluyor anın zerresinde doğmak gibi.
Gözlerin kapanması an meselesi,
Nefesin bitmesi an...
Gelenle giden bir olmuş kime ne.
Gidenler neyden gelenlermiş,
Ve gelenler sazlığın nağmeleri...
"Gel gör beni aşk neyledi..."
Gel ki gidenlerim eskilerim olsun sevgili.
Güneşin altında kavrulan derim, çatlayarak kabuk kabuk dökülürken rüzgar çıksa savursa ötelerime bağırışlarımla.
Rüzgar da kalmadı artık...
Kuyusunda kaybolmuş bir denizci mi bu?
Denizci ne arar ki derin kuyularda?
Gel... ne anlamı var kaybolmanın, ebedi bir okyanus varken oralarda... ötede.
"Kadınım..."
Yaz günü üşümek bu olsa gerek. Özlem içerisinde tir tir titreyerek bir bedene sarılmayı düşlemek...
Bir kadının kucağına başını koyarak sıcaklığını içlemek...
"Kadınım..."
Nasıl bir sahiplikle aidiyet çizmişiz bu hayatta! Nasıl bir hayat ki sahibiyeti sunmuş bize acırcasına.
Geceye süzülen yaşlar yere düşmeden göğe karışıyorlar.
Baykuş sesleriyle kendime gelirken parmaklarımın daktilodaki seslerini özlüyorum. Nereden geldim nereye gidiyorum diye soruyorum, cevabım yok ki...
Ben ilk ve son olanım
Ben saygı gören ve küçümsenenim
Ben fahişe ve aziz olanım
Ben hem eş hem de bakireyim
Ben annemin kollarıyım
Ben kısır olanım ve çocuklarım pek çoktur
Ben evlenmiş olan ve evde kalmış olanım
Ben doğurmuş olan ve hiç doğurmamış olan kadınım
Ben doğum sancısının akibiyetiyim
Ben karı ve kocayım
Ve beni yaratan benim erkeğimdi
Ben babamın annesiyim
Ben kocamın kız kardeşiyim
O benim reddedilmiş evladım
Bana her zaman saygı duy
Zira ben utanç duyulan ve ihtişamlı olanım…
~ M.Ö. 3-4. yy / İsis için ~