"."2 yorum var - 03 Ocak 2008 17:18Şehri terkeden sadece aşk mı? Yoksa benden bilinen kristaller mi beni bana getiren bu şehirdeki aşkta... Kayboluşla birlikte keşfettiğim gömülü bir hazine misali tutunduğum benime, sanki bir daha hiç yitirmeyecekmişim gibi, özlemimle sarılıyorum... Gözlerimden inen yaşlar gümüş parıltılara dönüşüyorlar ay ışığında... Dökülen gümüşlerimi biriktiriyorum teker teker bu hüzün dolu gecemde... Hüznüm, mutluluğum; sevincim, sevgim... Sevgim, yaşamım; yaşamım ben... Işığıma seslenirken karanlık gecede, ruhumu titreten bir eda ile bedenime yaklaşan "ben"in sıcaklığını hissediyor ruhum şimdi... Kaybettiğimi sandığım gümüş damlalarımı toplamış, getiriyor bana tüm sevgisiyle... "Kelimelerimin dökülmesine dahi izin vermeden dudaklarıma kondurduğu öpücükle", varoluşuma teslim oluyorum... O, ben... Ben, O... Teslimiyetimden gelen bir boşluk... Boşlukta ben... Affedişlerim hırçınca haykırıyor içimde... "Ben"den yükselen sesleri işitiyor kulaklarım... Beni affediyorum... Kendim olanı... Her ben, beni affettiriyor an be an... Sevgim... Seviyorum... Kabulüm... Kabul ediyorum... Bana atfedilen atıflarımı yüreğime sunuyorum şu an... Işık dolu bir yürek... Her ben... ben... Vapurumla gidiyorum, İstanbul'un gecesine doğru... Giden vapur mu, yoksa İstanbul mu, bilemiyorum. Ben mi duruyorum, yoksa vapur mu? Bende olan ne durağan ki İstanbul yerinde dursun diye sesleniyor martılar... Vapurumun sarı ışıkları, kendimden bir şeyler hatırlatıyor bana... Üşüdüğümde beni saran rüzgarı, bedenlenmiş güzellikteki bir beni... Dalgaların vapura vurmasıyla rüzgara karışan seslerinde kayboluyor ruhum... Dalgalara karışan ben, martı olarak can buluyorum... Martıda ölen ben, bulutum şimdi... Bulutula güneşe ulaşıyorum... Güneş, ben... Işığım... Evrenim, bir... Işık olmadan ne görünür kılınır ki? Ben, ben miyim ışık olmadan? Martı, martı mı? Ya İstanbul... Karanlığa şükürler olsun... Kapanan gözler ardında var olan yaşamımda çıktığım yolculuğum bana uzak... Zira, kainatımı saran güneşim öylesine ışıtıyor ki benimi... Aşkı keşfedişin verdiği huzurla bedenime can kattığım şu anda, bana rehber olan "ben"ime hayranlıkla secde ediyorum. Yalnızlığıma içiyorum şarabımı, kan kırmızısı; "ben"i uykuma götürecek olan... Kanayan bedenimle... Kar ile beyaza bürünmüş asfaltta bırakmış olduğum ayak izlerim yol gösteriyorlar bana... Geriye dönüşüme... "Ben"e... Ondan uzaklaşarak "ego"mu, "ben"imden kaldırma tutkusu ile başladığım yolculuğumda artık "ben olan"a tekrar dönmeyi yaşıyorum... Meğer benden ne çok iz taşıyormuşum... Yalnızlığımda uzanan sokaklarımda yürüyorum gecenin geç vakitlerinde... Rüzgarın uğultusu ile korkuyor; köşede duran adamın gölgesi ile irkiliyor bedenim. Ben bunları hiç mi yaşamadım diye soruyorum... Hiç mi? Sisli İstanbul gününe uyanırken bedenim, ruhum bedenimin taşıdıklarının hamalı; bedenim, ruhumun taşıdıklarından yorgun... Düşlerim sis olmuş, boğaza akmış sanki... Beni bana ulaştıran vapurlarım işleyemez olmuş; geçişlerim meçhul bir diyardan sonsuzluğa akan bir hiçlik... Var ettiğim her beden, her ben benden uzak mı? Ya da ben, benden uzağım da onlar mı yakın bana? Korkularımı salamamışım... Sise teslim etmek istercesine korkularımı, soluyor bedenim nemli örtüyü içine... Tenime dokunan bu varlığın ürpertici enerjisi ile İstanbul geceye ilerlemekte... Kayboldukça ışıkları şehrin, ben de kayboluyorum adeta... Karşı kıyım gözükmüyor artık. Kendim kendimden uzak, yakalarım kayıp bir şehrin kıyıları olmuş sanki... Evim bildiğim yere döndüğümde içimdeki ürpertinin hala varlığını hissedebiliyorum... Tüm inançlarım yıkık; eski bir viraneyi andırırcasına... Geceyi selamlamaktan korkuyor ruhum; onu yatağıma davet etmekten... İyisi mi sabahı bekle ey kendi kayıplığında yitirilmiş varlık! Gece sana eşlik etsin; sen geceye, gün doğarken... Ve sabahın getirdiği ışık, bedenimi okşarken tüm sıcaklığıyla, sisin ardında bıraktığı, yaprakların üzerindeki çiğ tanelerine karışan gözyaşlarımı izliyorum... Korkuyorum... Kendimden... Korkum, sevgim... Ya yarınım? Ne olacağım... Sonuma yaklaşırken bitişlerimi deneyimlemekten endişeleniyor mu bedenim? Şimdi... Endişelerim... Ben, yaşıyorum... Endişelerim, benim... "İnsanlar çok acımasız kızım, bunu hiç unutma..." Babamın gece kulağıma fısıldadığı bir çift sözcük zihnimin duvarlarında yankılanıyor... "Acımasız"... Kim? Kendimden başkası değil... Benden başka kimsenin beni üzemeyeceği gibi, kimse de acımasızlık gösteremez bana, benim kendime gösterdiğim gibi... Öyle acımasızım ki kendime! Korkumu dahi yaşamadan, korkmamalısın diyebiliyorum... Neden? Korku değil midir gerçekte olan beni açığa çıkaran... Sevgiyi, şefkati... Tamamlayıcısı değil midir? Endişelerimdir korkularımdan doğan, ve korkularımdır endişelerimle bir olanlar... Endişelerim, sevgim... Vazgeçişlerimle kaçışlarım bir mi? Ya şikayetlerim... Ben, benden uzakta, yalnız biriyim... Vazgeçişim ben... Kaçışım... Her şeyim... Dönüşüm banadır... Nereye kadar kaçabilirim? Nelerden kaçıyor bu beden? Bu ruh?... Aşk... Tutku... Bağlanma... Nefret... Kavga... Sevgisizlik... Savaş... Tüm duygularımı biriktirmekten başka yaptığım bir şey yok, biliyorum... "Her zaman kolay değil sevmeden sevişmek... Alışmak ve kaybetmek..."... Ruhuma hüzün mü kaçtı ne? Sonbaharı duyumsuyorum şimdilerde... Kapandan kaçan kuş, nereye kadar devam eder? Nasıl kurtuluşunu mümkün kılar ki... Kaçtıkça karşılaşmıyor muyum sanki? Bağlılıktan uzaklaşmaya çalıştıkça bağlı, hatta bağımlı benler sarmıyor mu çevremi? Ya da sevgisizlikten kaçtıkça bana sunulan bir çift sevgiden yoksun göz... O halde neden? Sonra bedenimden hıçkırıklarla yükselen seslere şahit olurum: Uyandığımda, güneş kavurur sanki kararmış bedenimi... Çarşafın ıslaklığı dokunur vücuduma; geceden kalmış gözyaşlarımı taşıyarak... Saklı olanlar açığa çıkarken, yapraklarıyla savrulan bedenimin geride bıraktığı hüznü yaşar ruhum... Ne ruh; ne beden... Bilmedikleriyle yola çıkan, doğaçlama bir varlığın sözleridir göğe haykırılan şimdilerde... Kendime, tüm "bildim" dediklerim; bilmediklerimi dinledikçe ..." Hala neden kaçıyorsun, her şey sende ise... Izdırabını en yoğun şekilde yaşa... Yaşa ki mutluluk ve sevincin de bir o kadar yoğun ve daim olsun! İnancımdır kapılarımı açacak olan, cennetimin... D.Ç. Ben, bir olmuş gök ve toprak ile, D.Ç velvet kisses 03 Ocak 2008 17:33bu yazıya puanı basanlar:
|