"."

1 yorum var - 05 Eylül 2008 10:38

Uzun uzadıya seviştim kendimle bu gece; hiç bitmeyecekmiş gibi…

“Sun will rise…”

Ve gecenin sonlarına doğru yaklaşırken acı çikolatanın tadıyla, seslere boğula geldiğim an itibariyle pek çok yaşama gebe olduğumu anımsadım.

İsmini dahi telaffuzuna yaklaşmadığım üstad, kalbini kalbime koymuş, elimdeki atımlarından senfoniler dizmekteydi kuş seslerine yarenlik etsin diye. Evet, şimdi hatırladım o yokuşu… Kırlangıçların bendeki anısını.

Bak işte, yine sabah ezanı okunuyor; o gecenin kokusunu taşıyor göğün en karanlık ışığına.

“Come away with me…”

Gecenin çoban püskülü bulutlarında lilyumlar topluyorum heyecan içinde şimdi; sen de gelsen…keşke.

Biliyorum uzakta kaldı bu kelime, ama arada bir kullanmak öyle güzel ki…

Masmavi bir kuş sanki. Gitse… gidiyor işte. Sen anlamazsın deme bana yine, anlıyorum. Belki de, anlamadığımı sandığın tüm o birikintilerim gün olacak açacaklar şu bahçemdeki gardenyalar gibi, kim bilir. Bekleyenim yok içimde artık haberin olsun… çok zaman önce gitti kendisi.

“Like a school kid, waiting for the spring…”

En karanlıkların tutuşurken çıkardıkları o kıpkırmızı aleve bırakmıştım kendimi, anlatmaya çabaladım, başaramadım. Sonra… İşte yine…

Anlamsızlaşan bu kaldı geriye işte; bazı bazı sızıyor kanıma inceden. Sonra o kadını dinlemeye başlıyorum…

“Broken…”

Maddeselleşen bir yerlerim var şimdi şimdi… Ah sevgili, şarap vakti yaklaşıyor yine! Tarçın ve portakal kabuklarının eşliğinde, mumlar ve o kadın.

Son verilen her şeye içiyorum bu gece; ne arda kalana, ne gelecek olana; sadece “son” olana; bir de… sana.

05.09.08

0 yorum var - 04 Eylül 2008 20:58

Gözyaşlarına boğulan mine çiçeklerine özlem duyan düşsel yaratıkların ayak sesleriyle titreşen kalbimin sancılarına karışan pamuk şeker kokularını duyuyorum ötelerden…

Yanında da kavrulan leblebilerin kokusu…

Ben hiç pamuk şeker sevmedim; çilekli dondurma da…

İçinde çekirdekleri olurdu, anımsıyorum; acıtırdı dudaklarımı, kızartırdı…

Ben Moda’yı da özledim sevgilim; soğuk ellerimle kavradığım çay bardağını, mısır koçanını dişlemeyi, sonra minik merdivenlerden inerek kayalarda karşılamayı lodosu…

Bu sonbahar yapamayacağım...

Olsun, yine de anımsatırsın değil mi geldiğimde tüm bu düşleri bana?

Yaşatırsın değil mi?...

Belki de tüm bu özlemlerle üşüttüğüm benliğimdeki arda kalanlara boğulma hissinden başka bir şey değildir bu özlem dediğim, ne dersin?

Sana kızdım, sinirlendim; kah kapris yaptım, kah kıskandırmaya çabaladım belki…

Belki… sen de yaptın bunları bana.

Kimin umurunda şimdi?

Gece olup da yatağımla pencerem arasındaki o sıkışık anda kendimi bulduğumda adeta sana kaçıyor bakışlarım bedenimi sarmalarcasına… Hiç oldu işte… sadece hiç.
Bedenlerden bedenlere aktım durdum şimdiye dek; lakin artık değil dediğim an’dır şimdi. Hep bu an’ı beklemişim, şimdi anladım.

Ben, ben olduğumu şimdi öğrendim sevgilim. Kime sevgili dediğimi, kime demediğimi; kime diyebildiğimi…

Okuyabildiğimi, ama okumamayı seçtiğimi; kıramadığımı, kendimi. Hayır diyemediğimi şimdi anladım. Bundan dolayı diyebilirim ki: İyi ki sevdim seni. İyi ki hala yaşamımdasın sevgili…

Yalnız bir gün daha bitiyor derken seninle sabaha uyanmayı özlemişim… Tenimdeki kokunu gün boyu taşımayı; arabayı sürerken, üzerime sinen kokunu duymayı…

Kısa vakitlere çok şeyler yerleştire durduğum şu hayatım boyunca, an be an yapmış olduğum gibi, maviliklerime dalıp gidiyorum yine. Uzun bir yol… beklemekte.

Yeşil cam şişelerinden kuleler yapıyorum; göğe uzanmak için. Sen de gel, desem… Bilmem ki. Ama sanırım şimdi en güzeli; sen burada değilsin, lakin özlemim burada. Sanırım tek istediğim de bu. Belki bir kadeh şarap yudumlarız birlikte günün birinde, kim bilir… Umarım.

Sonra kış gelir, kar yağar, benim ayaklarım üşür ama yürümek isterim seninle sonsuzluğa… Aşkı solumak, bedeninde kuş olup uçmak isterim. Bazen beni şımartmanı, güldürmeni izlerim yukarıdan… Ne güzelsin sen, derim. İyi ki varsın, diye fısıldarım kulağına.

Kırlangıçlara uyandığım sabahın her an’ı için minnet sunarken kainata, sen yanımda olursun belki…elinde bir sigarayla. Ve o an ben tüm kainat olur sana bakarım, yüzündeki tebessümün hiç son bulmamasını diler, dudaklarına bir öpücük kondururum aşkla…

04.11.08

aferim6

3...

1 yorum var - 29 Ağustos 2008 12:08

Kokusu rüzgarın,
ve yalıçapkınının dansı...
İçinden çıkamadığım,
saçlarımı savurduğum su tanesi...

...

Doydum;
ve yok başka bir arzum.
'Olan'da eriyiğim şimdi;
'ben'den 'yok'sun,
bedensizce...

...

Gözlerim d'ol'du;
Yaşlanası anlara çoşuyor ruhum...

...

Düşleye yazdığım onca hikaye,
ve yaşanası 'bir'likteliklerin an'a vurması...
'Hu'şu...

...

Yeşile çalan damla,
ve güneyden esen rüzgar...
Ey şahlanan Güneş!
Sen misin anımsatan?!
Ne var ise yok;
Ne kalmışsa hiç olmamış ki...
Heyhat!

...

Doğulan her an, bir doğum sancısı gibi baki;
ve an'da...

Anlatan,
Anlatılan,
ve Anlaşılan:
Su gibi;
'Öte',
'Kendi',
ve 'yansıyan'...

Bu yaşamı en güzel anlatan:
3.


15.08.08

3 yorum var - 28 Haziran 2008 17:57

Toz... toprak...
Islık çalınan boş sokaklar.
Yanıp sönen lambalar...
Tozuma kavuşturur toprağım.

Ben...
Toprak...

"Ol" sesini işiten ruhtur,
kendinden sıyrılan...
Ve "yok ol" sesini işiten ruhtur,
kendine var edilen...

"Benim krallığım bu dünyada değil..."

Ellerim içinden içime; lakin aslında zaten "ben"de olanları anlatmaya başlar şu anda. "Bırak aksın!" dediklerini işiten kulaklarım senden bana iletilen bu yeniden bedenlenişinin benim yeniden bedenlenmiş olan bedenime olan aşina bakışlarını iletmekte bu gece. Ve zihninde takılan sorular...bana ait. Anlar mıyım, ya da düşündüklerim... Bunlar endişelendirmiyor olsalar da, yinelediklerindir bana. Şunu bil güzel ruh: Yaşadıkların, yaşadıklarım; nefesin, nefesim; ruhun, ruhum; ve bedenin bedenimdir. Hep olmuş olduğu ve "OL"uyor olduğu gibi. Gözlerindeki kristaller benden sana kalanlar oldu hep; "Ben"den; benden bedenlenen... Ve aynıdır her yaşanan; zahiri farklı olsa da. Unutma ki, olanlar aynı görünmese de hissettirdikleri yakındır. Ve unutma ki ben sendeysem bilir ruhum sende OLanı. Bilir, ve unutmaz. Ben hakkında, benim bedenimin taşıdığı ruh hakkında bir şey bilmediğini düşünen zihnin yavaş yavaş çıkaracak içte hapsolan bilgilerini; "O"na ait olan. Ve sahip olunan BİR bilginin ne kadar da bir olduğunu kavrar o an. Yaşanılanlar aynı kıyıya vurur hep. Dalgalarımızın ulaşacağı sahil aynı.

İyi ki…

Ve biz...

Hep dönüş yolunda değil midir içimiz?
Görmeyi reddettiklerimizde değil midir gün ışığı;
Ya gecenin karanlığı?
O göstermez mi en karanlık ışığı?
Acıların çekiciliği ve kaçışların gizi.
Onlar fark ettirmez mi VARlığımıza ait en değerli mücevherleri?
Toprağı ıslatırken yağmur,
Kokusu bürümez mi tenimizi üşütürken?

Biz...

En yalnızlığımızda BİRleşmez mi bedenlerimiz?
En umutsuzluklarda gülmez mi gözlerimiz?

1 yorum var - 24 Haziran 2008 23:08

"Yıldızlı bir geceye daha merhaba...

Ne varsa bana kalan, alıp götürüyorum rüyalarıma: Hüzün, ızdırap, sevinç, aşk... Her ne varsa insandan geriye kalan.
Sis içerisinde aradığım beni bulamayarak ilerlemekte beden ben.

Sarıldığım beden ben değil; sarıldığım ruh ben değil...

Geride bırakılan sadece... sadece...

Yağmurla sevişmek gibi nefes almak artık. Soğukta daha da üşümek; geceyi daha bir içerlemek, getirdikleriyle.

Kanatlarını takıp rüyalarda dolaşmaya başlamak, sevilmenin verdiği acıyla. Kanatlarının ağırlığından yorulmak bazen.

Burada olmak, her şeye rağmen; bana rağmen... hala.

Gelen kim? Ya burada olan? Kim gitti benden? Kim kaldı?..."

aferim6

Puding

1 yorum var - 10 Haziran 2008 20:45

“…ve hayat her şey yolundayken “dur” dedi artık…
…ve hayat her şey yolundayken “sus” dedi artık…”

Gözlerimi kapattım, okyanusun içinde kayıplara karıştım…
Solumdan esen rüzgarla sağımdan denize aktım.
Suyun serzenişlerinden toprakla karıştım;
Bi baktım, çamur olmuş kalmışım.
Karıştım…

Sonra yanan tenime dokundu rüzgar.
Acıdım.
Tattığım tuzun denizi uzanırken yanıma,
Ben toprakla sevişmekteydim, unuttum.

İleriye atılan her bir adımla gerisin geri düştüğümü gördüm;
Sarsıldım.
Ben miydi o?
Yoksa ben miydim…
Kimdi o?
Sen miydin yoksa,
beni derinlerimde bırakan…
Pudingden yapılmış yatağımın üzerinde oturuyorum şimdi;
aklımda sen ve getirdiklerin…
Canımı sıkan ne mi sevgilim?
Yok bir şey… Sen kendi işine bak, karışma bana.
Hem sana ne ki!?
Bırak da pudingden yatağımda kendimle sevişeyim ben.

Göz göze geldi o gece işte, anla…
Bir ruh vardı, bir de beden.
Sevişeceklerdi, az kalmıştı;
Lakin gökten savrulan tuz kristalleri engel oldu onlara.
Hem sonra canım çikolata çekmişti evet! Hatırladım şimdi!
O yüzden vazgeçtim sevişmekten…
Pufff…
Neyse.

Sonra bi sürü patlayan şeker topakları gördüm!
Turuncu, sarı, yeşil ve bi sürü peri!
Ardından çileklerle birleştim,
Her yerim çilekten kıpkırmızı oldu.
Yatağımda sevişirken yatağıma karıştım,
Çilekli puding oldum sonra…
Dans ederken kendimden geçmişim sevgilim!
Bi baktım yer gök olmuş gökte ayaklarım!
Sıvılaşıp akan toprakta yüzmeye başladığımda artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anladım…

Peki “sus”tum
.
.
.

3 yorum var - 09 Haziran 2008 21:09

Buda’nın sözlerinden “yol”a çıkıyorum bedenimde biriktirmiş olduğum tüm şehvet ve cazibeyi omuzlarımdan toprağın üzerine bırakarak.

“Kimseyi sevme; sevmek bağlanmaktır. Ve kimseye nefret duyma; nefretin sevgiden farkı yoktur. Sadece kendin ol, ve semavi aşk ruhuna üflenecektir: ve orada sevgi yok olur…daha yüce bir var oluş gelir.”

“-Daha gelmedik mi?

-Hayır.

-Ama çok uzun zaman oldu. Yoruldum artık. Takatim kalmadı ve susadım da.

-Sabret.

-İlk günden bu yana aynı şeyleri söylüyorsun. Derviş değilim ben! Ne işim var burada! Uff!!! Keşke…

-Sus! Yeter artık! Mızmızlanmaya hakkın yok! Bunu sen düşledin ve artık sıra sende. Ben gidiyorum!

-Ama… Yolumu nasıl bulacağım?

-Zaten biliyorsun.

-Hayır bilmiyorum!

-Düşle! Bak, “yuva” diye tasvir ettiğin bir yer yok! Ona ulaşacağın bir zaman da yok. Sen zaten hep oradasın. Yuva içinde! Varman gereken bir yer yok. Kalbin, “Yuva”nın ta kendisi, gör artık!

-Nasıl… bunca zaman…

-Evet.

-Ama nasıl olur! Boşuna mı…?

-Hayır. Aksi halde burada işin olmazdı. Ve bunca güzelliği tadamazdın.

-…

-Hadi! Şimdi, OLmak vakti.”

Buda, “Tanrı yoktur,” der; Nietzsche, “Tanrı öldü!”. Tüm bunların manası ne? Tanrıya ihtiyaç yoktur; zira Tanrı, insanoğlu için bir kaçış, bir destek unsurudur. O her şeyi yapar, ve Tanrı’ya, kendine ırak, özünden ayrı tuttuğu, varlığı dışında bir olguya bağlılık duyar; kendisini “unutur”.

İşte insanoğlunun en büyük zayıflığı: TANRI!

Bilinç ve mantığın hiç olmadığı kadar çıkmazda kaldığı, zayıflıkların temellendirildiği meta halini alan bir “Tanrı” kavramı…

Ne vakit ki insan ‘Tanrı’yı unutur, işte o an uyanmış demektir.

aferim9

Tin...

1 yorum var - 08 Nisan 2008 23:54

Tarlaların boşluğundan saksağanlar eşliğinde ayrılıyorum aranızdan…
Ölüm ne uzakmış ne de yakın.
Bir daha gözümü kırpmamacasına içiyorum bu sefer.
Aşk’ın ölümsüzlüğüne inandım; ne yol haklar ne hiçlik;
Sonsuzluğun şarabını tatmışım, deryam deniz olmuş ben maşuk…
Akl-ı küll dedi “oku”; ben dedi “sus”…
Aşka doymayan gönül razı değilmiş, bilesin.
Bilesin ey can dost niyetim yok gitmeye;
Zira daha yok olmadı kaderimin lapisi;
Daha yok olmadım.

Sordukları neden, neyden tüten duman mıyım neyem;
Bahara teslim olmuşem, arzumu neyleyem…

“Sor bakalım ne istermiş?”
“Sor bakalım neylermiş…”
Derdi maşuğun hiçte yatarmış,
Ezelinden akan duman olmuş heyhat!

...

Eynel mescid, eynel ene?
Ben buradayım ey dost…
Unutma ki sa’b eyleyen sensin bugünü;
Kadimi cedid edecek yine sen!

Ya Mevla, der gönl-ü divanım;
Anlat hele kime verdin aşk-ı mevlanı…
Sorma ey can bilmezim,
Ne aşk kaldı ne hümayun…
Lakin sıratü'l-müstakimdir aşkın tezahürü;
İmdi ebyad ü esved idir,
Candan akan BİR;
Ayn-ı şua BİR.

Tin imiş meğer cennetimde bulduğum;
Hem meyvem olmuş hem ruhum…
Dide’mden akan ab-ı efsun,
Can’ımdan akan ab-ı hayat olmuş.

aferim7

"Oku."

4 yorum var - 02 Nisan 2008 11:45

31.03.2008
22:26

Gökyüzüne bakarken düştüm...
"Düş"lerime lotus çiçekleri kondu sonra...
Ardından yıldızlara dokundu ellerim;
Ve gökkuşağını Aydede'nin doğuşuyla izledim...
Piyanonun her bir tuşuna dokunurken elleri,
Ve saçlarındaki parıltılar okşarken sözlerimi,
Dide'mden o aşk dolu damlalar karıştı okyanusa...
"Geldin mi?"...
Bembeyaz papatyalarla dolu bir kıra yaptım yolculuklarımı.
Gördüğüm her varlığı "O" sandım çaresizce...
"Kimsin sen?"
...
Akşam düştü sonra.
Yaşam çiçeklerini seyre daldım.
Dolunay'da içerdim hep,
Bu defa içmedim.
Sislere açılan kapılarda buldum kendimi.
Gözlerimi kapardım umutsuzca,
Ve orada olduğumu düşlerdim...
"Neredeyim?"...
Sükutu bedenim sanmıştım hep;
Müziği ise ruhum...
"Ol," dedim,
OLdu...
"O"ydu gelen...
Ardından karardı her yer;
Işığa yalvardım gitmesin diye.
"Neden?"...
"...lütfen."
Düşlerdim hep;
Düşlerimdeki korkularımla körebe oynardım.
Sonra ayağım takıldı, düştüm.
Kaldıran olmadı; korktum.
Ve o an korkum kaldırdı beni hep,
Onu anladım.
Ne ışıktı yanımda olan,
Ne de karanlık.
Can dostum hep korkum olmuştu...
Korkum.
Ve bir gün...
Açtım gözlerimi;
Uyandım düşümden.
Çevreme bakındım;
Yoktum.
Nefes almak istedim;
Boşluktum.
Dokunmayı arzuladım,
Sevişmeyi...
"O"nu çağırdım:
"Lütfen..."
...
Beden yoktu,
Ruh da...
Ne can kalmıştı,
Ne de düşe yazan soluk...
Tek bir ses işittim göğün yedi semasından:
"Oku."
.

1 yorum var - 03 Ocak 2008 17:26

Boş zamanların hoşluğunun yüreğimin kanırtılarına uzaması gibi sakin bir dilek havuzunda soluklanıyor…
Ne çok “yağmur” düşmüş, ne çok “yağmur” düşlemiş, ne çok “yağmur” yazmışım… Arındırsın diye mi?
Ametistin mor kristalleri üzerinden seyretmek gibi bir şey olsa gerek şu yaşam. Camın geçirgenliği üzerine bir münakaşa…
Ya da ne bileyim, suyun katılığı olmalı; kayanın yumuşaklığı...
Çizik attığım her gün, hapsedilmişlerimi özgür bırakan kalemimin ucundan geriye kalan kurşun tozları; beni, sevgiliyi, ‘can’ı bana kavuşturan.
Soğuk… Hiç gitmesin istediğim hisler çerçevelemiş çamurla boyadığım tuvallerimi. Çiçeklerle bezediğim heykellerim, kilimin kokusuyla karışmış; su, can vermiş toprağımın bedenine…
‘Sevgili’ dediğim kim?
Kim gelmiş de vurmuş kapımı duvarlarımın, da şimdi bu halde yok olmayı seçmişim var edildiğim bedende yok olurcasına!
Kim sunmuş düşlerime mavilikle kazıdığım onca hayali! Kim karalamış ‘gecemin ışığı’ndaki o masumiyetin alacakaranlığını!?
Kim dudaklarımda erircesine aşkını ithaf etmiş bu varlığa!?
Kim demiş… O an…

Su…
Düştü şimdi, toprağa… Hoş gele, her ne var ise.

Yağanlarla suya kavuşmanın sevinci akıyor…
Ay ışığı, ateşin kızıllığını gölgede bırakacak kadar erkli; gece, günü ışıtacak kadar parlak başlıyor…
Geçmiş, yenilere, ‘an’lara bırakmalı kendini; gelecek, ‘şimdi’ye…
Yağan kar, esen rüzgara kavuşmaya nasıl can atarsa içimde, geçmişim benden kurtulmayı da öylesine istiyor bu gün. ‘Gece’m, ‘gün’ümde doğuyor karanlığıma; ve ışığım, karanlığımla parıldıyor bu gece.

Gelen, geçmişimin lilyumlarını taşıdı bana. “Beklemek”… Ne acı vericiymiş. Oysa ki…
Kızıl saçlarındaki arp kokusunu özlemişim… Beklemek ne ki.
“Gece”me hoş geldin sevgili.
Avalon’un sakinleri karşılamaya hazırlanırken, rüzgarda uçuşan giysilerinin parıltılarına dalıp gidiyorum.
Orion, davetkar yelkenlerini açıyor geceye doğru. Dante’nin duasıyla daldığım düşler su ülkesine ulaştırıyor bedenimi. Bedenim su, ellerim içime batıyor; masmavi bir varlık olmuşum. Pencereden Orion beni izliyor.
Öyle yorgun ve huzurlu ki…
Düşler, su ülkesinin batıkları arasından canlanırken ben, ruhumla sevişen varlıklara özlemimi sunuyorum kainata…
Işığımı ve karanlığımı seviyorum; var olmayı…

Şimdilerde bambu sopaların çıkarttığı sesi işitmekteyim.
Penceremin açıldığı gerçeklikte yedi yıldız selamlamakta çıplak bedenimi.
Orion’un o ilahi dizilişine aldırış etmeden nefes almaya devam ediyor ciğerlerim.
Kalemimin sayfamla seviştiği o anlardan oluşan bu izdüşüm dizilimleri, ardı kesilmeksizin yükselen aşk çığlıklarını görselleştirmeye bırakmış kendisini.
Gecenin ışığında yanan ateş, yerini kor parçalarına teslim etmeden önce, kendini sindirmesi için zaman tanıyan av misali sükun içerisinde izlemekte…
Gece uzun; gündüze mahal bırakmayacak kadar da karanlık.
Yatağımdan yükselirken zincirlerle tutsak edilmiş kelimelerimin kelepçelerini anahtarımla birer birer açıyorum. Bedenimin serbest kalmasıyla birlikte sözcüklerim aşka geliyor, özgürce dağılıyorlar kainatın her bir yerine. Kah Kur’an olarak iniyorlar, kah Zebur, kah İncil, kah Tevrat, kah Hermes’in sözleri, kah Kırk Kapı, kah Mesnevi… Hepsi benden gelmiş, hepsi BİRden.
Suyun çölleşen dalgalarının sahiline ulaştırdığı bir diyarda açıyorum gözlerimi, kanatlarımı…
Ay, yıldızlara ışık tutmakta.

“Merkaba…”

2 yorum var - 03 Ocak 2008 17:25

Perdeler gözlerimi per per perdeler iken,
800 yıl hatmedilmiş Mevlamın yolunda.
Bulutlar küme küme kapla iken göğümü,
Mavilere sel olmuş, düşer iken yağmurum;
Ve hırkam eskimiş, lime lime görünür,
Lakin sözlerim kelam olur dökülür…

Vakt-i secde idir şimdi,
Gözler dahi Batıni olur.
Yağ yağmur yağ!
Ahalinin vakt-i uyanışıdır şimdi.
Gör gönlüm neylendi,
Gönüllerin meşk vaktidir şimdi.

Saçaklardan akan ab ulaşırken toprağa,
Ve tohumları kalbimin, ekilirken arza;
İşit ey insan-ı kamil!
İşit kelam-ı Rabb’i…
‘Vakt-i BİRLİK’tir şimdi,
Baran ol yağ gönüllere.

Secde dururken bedenler,
Ve alınlar vurulurken toprağa;
Eller uzanır da, anahtarı sunar Allah’a…
Ve işte odur ki, akanlar nehir olur;
Ve işte o andır ki, beden yok olur, biz BİR…

Santurlar neye akar, davullar ‘aşk’a…
Sema eden vücutlar seyyareler gibi raksta.
Dön dön dön ey fakir!
Dön ki ‘zerre’yi gör şimdi.
Ya Muhammed, Ya Ali,
Mevlama doğdum ben!

Tozum toprağıma erir iken,
Ve bedenim toprağa;
Aşk-u Allah dolar iken,
Ve ben toprağa;
Suyum ateş olur,
Ve toprakta doğar havaya…
Ey insan-ı kamil,
“Vücutlar vahdeti”dir şimdi.

Kör oldu Didem,
İşitmez oldu kulaklarım.
Tat almaz dilcazım,
Koklamazım artık.
Ellerimin hissiyatı yitik,
Ben, ben olmaktan ırak.
Vücudum çağıldar, ağızım söyler:
“ENE’L HAKK!”

***

Canımın canı can kulum Mevlam…
Şems-i Tebriz’in aşıkı Mevlam…
Nameler düzülür de kafi gelmez,
Canlar kavrulur, kül olur da yetmez.
Kifayet yanmakta değil, canda can bulmaktadır, bilinmez.

Bir kez bilen, fani aşkı reddeder,
Ölüme doğan Mevlanam, güneşte raks eder;
Rakkaslar semada aşk bulur, ey nur!

Ben ü ben ‘BİZ’dedir,
Ben değil BEN OLAN.
Rahmanım Özümdedir,
Bir BEN bilir, ‘ben’de CAN…

Neyzenim söğüt misal nalan-ı aşk olur,
Aşk ile dönenler ‘nur-u ilah’a meşk olur.

Cem-i can olsun dost, şemsim can bulsun ‘an’da;
Vakit, BİRLİK vaktidir,
Gelin canlar gelin,
Allah Allah!

1 yorum var - 03 Ocak 2008 17:24

Kışın ilk kar tanelerini mutfaktan yayılan zencefilli kurabiyelerin kokusu eşliğinde izledim bu sabah. Kızak seslerinin çan seslerine karıştığı kış gecelerinden biri… Sıcak kahvenin kokusu yüzüme vurmakta.
Edebileşen yaşamımın aksinde, yeni yılın başlangıcı ile birlikte duyumsamalardayım; uykusuzca günün ilk ışıklarıyla özümsemelerdeyim bazı bazı…
Sevinçlerdeyim, ki öyle değil özümsemeler sevişmeler gibi. Aşktayım; ilah etmişim bedenimi; duyumsamaktayım işittiklerimi bu gece.
Kışın ayazı yüzüme vurmuş, kime ne… Şimdilerde birleştirmelerdeyim hayatlarımı; soluklandırmalardayım kendimi. Baileys kanıma akıtırken tatlı hücrelerini, ben kahvemi yudumlamaktayım Kadıköy Rıhtımı’na karşı, acı acı. ‘Üst nokta’lar az gelir böyle anlarda. Can, kömür olur boğazımda; sonraki adım küldür.
Eskilerimi karıştırma, çorba yapıp ziyafet çekme günüydü bugün. Tam kıvamında, tam tadında.
Kahvem, buharında… Acı severim, şekersiz, tarçınlı.

Dur durak bilmeyen bir zaman...
Tüylerim uçuşuyor gök yüzünde, bak! Gözlerim, kış güneşine kısık kısık bakmakta, alışamadı daha. Kağıdım kuruyor; güneşim sızmakta yüreğimin yırtıklarından içeri. Bu kış üşümüyorum.
Bedenimi kuruttuğumdan olsa gerek sevgili. Kurutulan yapraklar ruhuma dikilmiş; lakin adlandırılamadıklarından birer birer düşmüşler…
12:31…nefes almalıyım yeniden.
Aralığın salısı olmuş 18’de… Çatlayan topraklarım var; serçeler yemekte her bir parçasını iştah içerisinde. ‘Durun!’, diye bağırıyorum, lakin çok geç…

Sancılarca sanılan sanılar boyunca nefessiz kalan sancılı vücutların çığlıklarıyla irkilen ruhları taşıyor kimimiz.
Bir defasında kelama döktüklerim yankılandı şimdi şimdi kulaklarımda:

“…sandıklarımda saklamışım sandıklarımı…”

Sandıklarımızı açmıyoruz bile sanılarımızın ne kadar sanı, ne kadar ‘gerçek’ olduklarını sormak amacıyla. Lakin gözlerden kaçan bir şey daha vardır belki… ‘sanı’ ve ‘gerçek’ sandıklarımız ne ola ki?...

2 yorum var - 03 Ocak 2008 17:24

Sonbahar mevsimindeki hüzün müdür bizi kapıp koyuveren rüzgarın savururluğuna... Yoksa içimizde olgunlaşmaya başlamış olan sevginin kaplayabilme yetisi midir tüm benliğimizi... Yaşamın her noktasında yüzleşmekte olduğumuz bir varlık karşısında, bir şey söyleyemeyecek hale gelişimize kahkahalarla gülen benlik, "ego" sıfatını bir hammal gibi yüklenmişçesine durmaksızın yollara vurmakta kendini... Doğanın koruyuculuğuna bırakmanın ruha bahşettiği ebediyet hissini yok olmaya mahkum edercesine... Aynalardaki "yanılsamayı", yansıma ilan ederek kendisini yüceltmeyi bir hak olarak görmenin ruhta yarattığı acıyı, kahroluş hissini göz ardı ederek yoluna devam edeceğini sanarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor belki de...

Korkulardaki o gizemli varoluşu hatırlıyor zamanla... Kendisinin yeşertmekte olan bir tohum kadar hassas ve aciz... Lakin bu acizlik yok oluşuna bir neden değil...Var oluşu için bir şans. Zira tohum su ile, toprak ile, hava ile var... Yalnız değil... Ruhun bir tohum misali serpilmesidir yaşam. Ölümü düşünmez, korkuları yoktur. Biz gibi... Her birimiz gibi... Mozart'ı dinlerken yaşayabilirisin bunu... Ruhunu bırakıverirsin boşluğa... Gözlerinden inen yaşlar, anlatır içindeki hüznü, sevinci, mutluluğu... Bedenini terkedip tüm evreni seyre dalarsın... Kulağında o muhteşem varlığın büyüleyici sesi... Zamanın olmadığı bir yerde bulursun sonra kendini... Bir bakmışsın geride kalan bir beden... öylece duruyor... sen yoksun artık... sadece ben...

Tüm renkleri içinde toplamak ruh bedenindeki ayrıntıları görmeni sağlamaya başlar... Görünmeyen varlığına bahşedilen bir armağan gibidir... Renklerini incelemeye başlarsın birer birer... Ruhta var olan mavilik rengini dünyaya yansıtmaya başlıyordur artık... Her renk O'nda... Mevcudiyetsizliğin varoluşunu kutsamaya hazırlanıyordur. Ellerinden çıkan ışık huzmelerini görmeye başlıyordur insanoğlu...eskiden olduğu gibi... Her ayağı takıldığında artık "ben"in yanında olacak dostları vardır... Hep zamanının gelmesini beklediği gibi... Tohumunu yeşertmesi için ona uygun ortamı sunan sevgisi vardır... Hep olmuş olduğu gibi... Hazırlıksız yakalanmak diye bir şey yoktur artık... Beklediği gibi gerçekleşen olgular okyanusunda kulaç atıyordur zira... ay ışığıyla yakamoza yakalanmış olan... Kumsala çıkıp rahat bir nefes almayı düşünmektense hırçın dalgalar içerisindeki yolculuğunu yaşıyordur... "Sadece dalgaları gördüğünde, suyu kaçırabilirsin. Lakin, eğer akıllıca davranırsan, dalgaların içerisindeki suya dokunabilirsin. Suya dokunabildiğinde, gelip giden dalgaları dert etmezsin. Artık dalganın doğumu ve ölümüyle ilgilenmezsin. Artık korkmazsın.Artık dalganın başlangıcı ve bitişine üzülmezsin, ya da yüksek veya alçak olduğuna, daha az çirkin ya da daha fazla güzel olduğuna. Bu düşüncelerin gitmelerine izin verebilirsin, zira suya dokunmuşsundur..." diyor Thich Nhat Hanh, içinden gelene izin verircesine. Dalgalar sadece görünürdeki silüetlerden başka bir şey değil, asli olan suyun kendisidir zira... içimizde olan gibi.

Yazdığım her satır kendime anlattıklarımdan başka bir şey değil. Yaşamımdaki varlıklara dile getirdiklerim gibi... Eğer haykırıyorsam karşımdaki insanın sevmediğim yönlerini, benimkinden farklı değil söylediklerim. Öyle bir an gelir ki pes edersiniz...zira haykırmak nafiledir o anda; tek yapılacak şey kalır geriye: dinlemek geleni... boşuna değildir... sizi içine alırcasına sunar tüm büyüleyici benliğini...

Soğuklardan önce son bir sıcaklık ısıtıyor bedenleri adeta... Sokaklarda üşümenin keyfini sürmeden önceki son demler... Yağmurun, yerini kendini ruhlara özleten masmavi gökyüzüne bırakması, teslim ediyor adeta savunmasız olan bizi doğaya... Tanıklık etmek bu oluşa, ve gözlemlemek her ayrıntıyı... Kısa bir yürüyüş, "ben"i farketmeye kafi... Anlatılanların, etiketlerin son buluşu ve sadece orada var olup doğada bulunanı kabul etme an'ı...

Yakıştırmalar azalıyor sanki... Cismin ardındaki tapılası varlık kendisini göstermeye başlıyor... Hayatımızın her alanında görülen çelişkilerin doruk noktasındayız... Birer birer çözülmeyi bekliyorlar...Çoğumuzun yaşamında bir dinginlik... Sessizlik ve hareketsizlik hali... Sonbaharın gelişini müjdeliyor sanki... Zamanın bir şeylere gebe olduğunu hissetmemek mümkün olmayan bir hale geliyor.

Anlatmak ne kadar da güç... Yaşamak ise bir o kadar kolay konuşmanın yanında. Susayan bir gülün, göklerden inen rahmetle susuzluğunu gidermesi gibi bir şey bu! Ne muhteşemliktir! Sanki bu sevgi yoğunluğundan bir anda yok oluverecekmişim gibi... Kelimelerin, yaşamın, maddenin ötesinde bir duygu...anlatılması güç...zira ben bilmiyorum burada böylesine büyüleyici bir kelime! Kadim zamanlardan fısıltılar kulağımda yankılanıyor... Ezgiler, bitmek bilmeyen... Sesleniyor derinlerden, huzur verici bir melodi... "Ben"i çağırıyor... Artık dönüş zamanı diyor... Süreç başladı çok önce... Gözler açılıyor yeni bilince... Yürekler... O kutsal ormandaki toplanışlar canlanıyor belleklerde... Birleşiyor benlikler... Sarsıcı bir enerjiyle, açığa çıkan; birer birer yerine getiriliyor dilenmiş olanlar... Ruhların birleşmesi son bulurken, sıra bedenlere geliyor...beklenenden de yakın...çok daha yakın... Umut köprülerini bağlıyoruz adeta ruhlarımızın arasına, öyle ki koparamayacak her ne gelirse... Eski bizden alacaklarımızı aldık, şimdi onları bırakıp an'ı yaratmakta sıra! Yapıyor olduğumuz gibi...

aferim5

Özlem

1 yorum var - 03 Ocak 2008 17:23

"Yine sabah oldu. Yeni bir gün. İçinde barındırdığı hüzün, keder, sevinç, ne varsa hepsi ile geldi. Seviyorum yaşamayı be! Zannetme hayat delisiyim. Günümü paylaşmayı, her ne getirdiyse: sevdiğim budur işte benim; paylaşacak yarenim..."

Dolunay'ın izdüşümü odamdaki kristallerime yansımakta. Kışı özlemekte şimdilerde içim. İsteksizlik ve kararsızlıkla geçen bir süreden sonra yeni bir "yenilenme süreci"ne adım atmanın heyecanı ve mutluluğunu yaşamakta.
Çıkılan yollar...
Yastığımın üzerindeki yıldızlar kadar belirsizlerdi, ve bir o kadar da göğü yansıttılar bana. Söz gelimi tüm düşlerim yaşamıma iştirak ederlerken ben, ben olmaktan çoktan bertaraf edilmişçesine her şeyimden bir haber yine de yola koyulmuştum; geri döneceğimi kestiremeden. Umurumda da değildi. Giden kim ki gelen olsun dedi birisi.
On saat... Gitmek, ve geri dönmek... On yıla bedeldi.
Beklemiş meğer bir şeyleri. 'Burada' olmak 'gerek'miş, içim bunu söylemiş durmuş. Güzel olan ise,içimi dinler olmuşum artık. Ametistin mor damlalarında dinlenmekteyim şimdi. Bir de odamın penceresinden beni seyreden dolunayım var bu gece. Özlem yok, sadece OLmak kalmış şimdi. Bu güzel. Arada, yatağımın yanında durmakta olan sandal ağacı dalını koklar, fazla anımsayamadığım eskilerime doğru yol alırım. Sarı çarşafımın üzerine uzanmakla birlikte içime akan rüyalarımın çokluğu içerisinde, bu kokuya bürünmek büyük mutluluk.
Göğün yer ile buluştuğu bir gecenin ardından maviliğe karışan yağmur bulutlarının gökyüzündeki gösterilerini izliyorum bahçede yine. Doğayı dile getirmekten başka bir şey kalmamış gibi adeta içimde. Öylesine yalnız ki, ve öylesine güzel.
Güneşle doğup ay ile birlikte yeniden doğmanın getirdiği bir edebiyet hissi hakim. Kendini tekrar ederek, içten içe dolaşan, ve sadeleşmektense daha çok karmaşıklaşan dilimin tek bir şeyden ibaret olan yaşamı yineleyerek anlatmasını dinliyorum kendimden. Lakin bulutlar öylesine güzeller ki!
Bu gün aşkı dahi özlemediğimi; lakin özlemi tadabildiğimi, ve ağlayabildiğimi öğrendim! Aşk için, aşk ile ağlamak gibisi yokmuş meğer. Her varlığın affedilmeye ve sevilmeye değer olması ne kadar muhteşem! Yapmak istediklerimden dahi "kurtulmuşum" (!); istemiş olduklarımın içine düşmüş ruhum meğer. Anlatması güç. Bunu sadece hissedebiliyorum. Ve belki de biraz olsun hissettirebiliyorum bildiğim sevgililere, kim bilir. Lakin hissetsinler diye de bir amacım yok artık; zira 'ben' hissediyor; o vakit onlar da zaten 'biliyorlar', şüphem yok. Ancak bu özlem duygusu, öyle hakim ki benliğime. Özlemlendiğim varlıkların olduklarını bilmek bana yaşamı sunarken, bu özlemin artık nasıl bir hal aldığını görmek de bambaşka bir mutluluk benim için. Aidiyetliklerin ötesinde bir özlem duygusu doğuyor hüzrelerime sevgi içerisinde. Başka ruhlar aramaktansa kendi yeterliliği ile kainatı yaşamakta olmak ne büyük bir huzurdur. İçsel sessizlik... Ve sevgilinin dile getirdikleri akar usuma yeniden:
"Sahibiyet duygusu öyle sinsi bir şekilde girer ki zihne, kendisine bile sahip olmayan ruh, bu eksikliği yaşamına giren "başka bir ruh" ile tamamlamaya çalışır. Lakin sonuç başarısızlıktır. Zira hiç bir ruh, başka bir ruha ait değildir."
Her yeşilliğe çıkışımda rüzgarı dinlemek öyle hoş geliyor ki! Kendimi yalnız hissetmediğim bir 'kendinlik' içerisinde buluyorum kendimi. Ve farkettim ki, artık kimseye 'şunu yap, bu daha iyi' diyemiyorum. Nasıl diyeyim ki! Onlar zaten bu işin pirleri! Nasıl yaşayacağınızı sizden daha iyi kim bilebilir ki söyleyin bana!
"Üzerimize yağsın gece boyunca sevgi damlaları. Sarılıyor olacağım sımsıkı sana. Gözlerimde belki bir yaş, lakin bir tebessüm eşlik edecektir ona. Ve düşlerinde fısıldayacağım kulağına. Seni seviyorum sevgili..."
Gönlümüzce olsun hayat!

aferim7

Mavi

0 yorum var - 03 Ocak 2008 17:21

Çırpınışlarımdan sahneler koyuyorum, tiyatromun perdeleri arkasında oynamaları için. Terimlerim, kendimi anlatamaz hale gelmiş, sözcüklerim olmuş 'ether'de uçuşmaktalar el verdiğince. Sonu gelmeksizin yürünen yollar, yürümeye yön vermemiş sanki. Çoğaldıkça sığlaşmış derinlerim. Sığlaşan, çoğalanlarım mı, ben mi, belirsiz. Kendime anlattıklarım, yalanlardan farksız sanki. Yalanların yüzüme aksettirdiği ışık, karanlığım içerisinde alaycı bir tebessüm oluşturmuş yüzümde birden bire.

Kafka'nın sözü usuma gelir ardından:

"Her şey, hatta yalan bile doğrunun hizmetindedir. Gölgeler, güneşi karartmaz."

Mücadelem, gölgelerim mi oldu ne? Yalanlarla derinime gömüşmüş olan gerçeklerim, yalanlarım sayesinde gölgede kalmaksızın, güneş ışığını yansıtacak hale gelmişler belki de.

Hayal kırıklıklarıyla örülü bir duvar geliyor gözlerimin önüne sonra. Sokağın en karanlık sonuna yaklaşırken, her tuğlasını düşlerime döktüğüm bu duvar, yığılmışlıklarla birleşmiş, sıcak bir günün bana getirdiği güneşin ışınlarıyla kor haline gelmiş bana bakıyor. Çıkmazlarımdan biri olmuş. Sokağımın önünü kapatmış tuğlalarının kızıllıklarıyla. Kim ne der, neden anlamazlarımla duvarımın önünde sığlaşmış ağlıyor gözlerimin pınarları. Toz toprak olan üstüm, eskilerimden albümlerimi andırırken, güneşin yakmasıyla terleyen bedenim, toprakla suyu bir araya getiren çamura bulanıyor tüm pisliği ile.

Hayal kırıklıklarım üzerimde kuruyorlar, güneşin ısısıyla çatlaklar oluştururken. Derisini değiştiren yılan misali, tırnaklarımla bir bir çıkarıyorum bedenimi terletmeye yüz tutmuş parçalarımı. Kabuklarım, zamanımın eskisine dökülürken, yeni eskiyecek olan kabuklarımın yumuşaklığına dokunuyor ellerim. Eski kabuklarım, esen rüzgarla karışıyor göğün maviliğine, artlarında hiç bir şey bırakmadan. Duvarımın tuğlaları dökülüyor sonra. Bulutlarım, güneşimin önünden geçerken serinliği beraberinde getiriyorlar. Toz, toprak artık.

O anda aklındam geçenler, girilmemişliklerime götürüyor beni...

Piponun dumanını içine çekerken, olagelişi ile geçmişliklerine akan nehir misali geceyle sevişirken bulmuş kendini. Gece gelmiş, sormuş geçmişindeki gecelerini. Gelen kimmiş gecenin derininde, bilmezmiş. Kararan gündüzüymüş aslında gecesi. Gecesi, gece değil, kararmış olan 'gün' imiş meğer. Gece, daha bir cazip gelmiş gününde. Günü, gecesine karışan karanlığının ışığı olmuş zira; kararmadan ilerlemişçesine. Sesleri fısıltılarına karışırken gecede, fısıltıları seslenmiş gecesine, yanaklarına kondurulan bir öpücük ile. Öyle ki, ona dahi ayıramamış hissiyatını. Seslenmiş geceye; duyan olmamış. Fısıldamış geceden güne, ses gelmemiş sessizlikten öte. Meğer, sessizlik bilmezmiş fısıltıyı gecede. Flütüne arp karışmış. Arp, geçmişini yaralarmış gecesinin ilerleyen saatlerinde. Öylesine derinmiş ki, özletirmiş bile. Öyle ise, derinler özlemleri miymiş, yıllarca kaçtığı?

Gecenin sonu, yatağına varmakta iken, sarı çarşafının güven verdiğini sanarmış. Böylesi gecelerde, ay ışığı penceresinden içeri davet edilirken, hiç ummazmış ki güneş göstersin tekrar yüzünü. Zira ay, daha güzel olumuş 'yer'ine düştüğünde ahengi ile. 'Ağırlaşan göz kapakları' düşmeye görsün kirpiklerini kavuştururcasına, o vakit düşleriyle selamlaşmak için toprağa davet ettirirmiş her şeyini; kendisini. Su bedeni toprağına can verir, bir olurmuş kokusunda. Anlarmış ki, "gel" diyen ile "git" diyen bir. "Gök boyası" olmuş, fırçasıyla boyamış her yeri gök mavisine. Sonra "mavi kuş" olup uçmuş masmavi göğünü keşfedercesine.

Uyanır sonra göklerinden toprağına. Bir gün öncesi akar zihninin derinliklerinde... Soğuk rüzgar, boynunu öperek sonsuzluğa kavuşurcasına denize doğru esmekteydi. Bedenini yeşil çimenlere, adeta suya teslim edercesine bıraktı. Gökyüzü "beş kat" daha mavi, bakmakta olduğu tablo beş kat daha canlıydı. "Resimdeki rüzgarı hissederek" kendini hiçliğin yok olunası kollarına bıraktı. İçindekileri anlatacak takati mi kalmamıştı; yoksa gerçekten geriye "hiç" mi kalmıştı, bilmiyordu. Şimdiye kadar bildiği tüm gerçekliklerinden" uzak, upuzak, hiç bilmediği, hiç görmediği kadar, her şeyden "beş kat daha hiç" bir yaşamın içerisinde buluvermişti kendisini adeta. Kendisini anlatmaya dahi gerek duymayan, her şeyi kabullenircesine vurdum duymaz; lakin her şeyi de kendi bencil duyguları ve egoist karakteri ile oluşturan bir hiç artık. Şehir öylesine boğmaktaydı ki, dostlarını dahi görmeyi reddedercesine uğramıyordu kapılarına. Tek yeri eviydi; yuvası.

Öyle bir yerde yaşamalıydı ki... Göl kenarı; yada su, sadece su. Arkası yemyeşil, büyük çınar ve çam ağaçları ile dolu bir koru. Ağaç ve taştan yapılmış bir ev. Küçük bir ev olmamalıydı; geniş olsun istiyordu. Kitaplarını ve 'ben'lerini barındırcak kadar büyük bir ev.

Sonra, bahçesi olmalıydı el değimemiş. Sarmaşıklar dolaşmalıydı yolları boyunca kenarlarda. Klasik müzik çalmalıydı; ve daktilo sesi gelmeliydi her daim evin duvarlarını aşarcasına. Sabah uyandıktan sonra kahvesini alıp çıplak ayaklarıyla yeniden ve yeniden tavaf etmeliydi bahçesini, sahilini. Trafik, kalabalık ve gürültü olmamalıydı bu yerde. Göz alabildiğine su, yeşil, toprak ve masmavi bir gök. Küçük bir yerleşim yerinin içerisindeki kocaman dünyasını kurmalıydı, büyük bir sevinçle. Ağaçlara tırmanmalı, çimlerinde uzanmalı, denizinde ıslanmalı, ormanında kaybolmalıydı. Bir de salıncağı olmalıydı bahçesinde. Her akşam üstü gün batımında, kırlangıç sesleriyle huzur bularak göklerle buluşmalıydı. Üzerinde mavi-beyaz ipek elbisesi, rüzgarda savrulmalıydı uzun saçlarıyla birlikte.

Sonra, içeriden gelen tıkırtılara kulak kabarttığında bir ses işitmeliydi:

"..."

Görünmezlikleri içerisinden süzülerek sıyrılan ayrıntılarına kapılıvermiş...

D.Ç.

aferim6

Kuyu

1 yorum var - 03 Ocak 2008 17:20

Oyulan bir delik... Öylesine güçlü ve öylesine acı dolu ki, deştikçe fışkıran her ne varsa tekrardan içine alacak kadar geniş. Gözler hiç bir şey ifade etmeden bedenimden akan kana bulanarak kağıda kanla yazılan bu kelimeler gibi canlı, ve batmakta olan ağustos dolunayı gibi kıpkırmızı...
Geceler uyku getirmiyor artık; sadece yokluk. Gündüzler "O"nu getirmiyor artık; sadece hiçlik. Ne arıyor tüm bu insanlar burada?! Her gün ağırdığında kendimi yataktan atarcasına fırlıyorum gözlerim uykusuzluktan bitap düşmüş ve beni o mezarıma çağırıyormuş gibi bir uğultu var sanki kulaklarımda. Bahçe...
Bu ev hem mezarım, hem rahmim oldu artık. Her adım attığımda beni içine alıveriyor kahrolası şevkatiyle. Sonra...
Sonra tüm o güzelliğiyle büyülüyor, ışıldıyor, çıldırtıyor kahrolası ruhumu! Neyi var içimin, söyle bana ey bahçe! Toprağına uzanıp senin için yaşlar döktüğüm o günler çok uzakta değiller. Ne var söyle, anlat bana ne olursun! İçimi deşen bu kara ölüm de ne?
Sıcak... Kahrolası bir sıcak var İstanbul'da. Hiç bitmedi ki ama. Hiç sonu gelmedi ki olanların. Gelmesini bekliyor musun ki? Yağmurları bekledin, geldi işte! Çıksana buradan; bu çürümüş "düşler sokağı"ndan...
Takati kalmamış sokak kedisi gibisin... Ölümle yüzleşirken ona son bir kahkaha atıyorsun, farkında değilsin sen! Lime lime ediyor gökten yağan yağmur bedenini. Ruhunu ise toprağın böcekleri yemekte zebanilerle birlikte. Zebanilerini hatırlıyor musun? Hani her birini birer birer düşlemiştin o gece. Gökyüzündeki her bir yıldıza isim verirken düşünmeden düşledin tan vaktine dek... İşte... Geldiler.
Kuyuna sığınan her bir korkun seni çağırıyor, dinlesene! Ayak seslerini duydukça ürperen sen değil misin yoksa? Gözlerini kapamasana! Her bir şeyi kabullenecek kadar "açık" ilişkilerle boğmayı yeğeleyen sen şimdi kendini boğmaktan mı korkuyorsun yoksa? O zaman hiç şansın yok küçük kız... Mahkumiyet kendi ellerinle sunuldu artık sana.
Sonuna geldik. Ya burada kal, ya da...

"Aşkın Gücü"...

Melekler fısıldamayı bıraktı. Artık karşında durup yüzüne vuruyorlar her şeyini, tüm varoluşunu. Sen neredesin? Sevgili güzelliklerini göremezken neyi keşiflerde sanmaktasın kendini? Hatırladın mı kimler gelmişti; kimler var yaşamında şu anda?
Ne demişti bir seferinde:
"Hayat ensemle çok alakalı sanki. Belki de sadece bir problem vardır ensemde, ve bu yüzden çok duyumsuyorumdur. Hep bir yük gibi oldu başım. Başımı hiç tutamadım ben bu bedende. Sadece kafadan ibaret de olabilirdik. Suratlar yeterince özgün zaten. Hem tüketim toplumda olmazdı o zaman. Gözler kafi değil midir bakışlar gerçekse? Hem kurtuluşumuz olurdu kaba seksten ve hormonal yanılsamalardan..."

Kurtulmalı her ne varsa, yakıp yıkmalı en baştan. Repliği yankılanıyor usumda... Düşüncelerin atfedildiğini söylemişti V, binalara. Yıkmalı her şeyi, eskiyi yok etmeli en baştan. Ve boşaltmalı her ne varsa. Bir dostun dediği gibi bir vakit:

"Gözyaşlarında boğulmalıyız hepimiz. İnsan ruhu ancak böyle özgür kalacak..."

...

Gelen her şey gidiyor hiç bir zaman var olmamış gibi.
Ve her şey yitip yok oluyor anın zerresinde doğmak gibi.
Gözlerin kapanması an meselesi,
Nefesin bitmesi an...
Gelenle giden bir olmuş kime ne.
Gidenler neyden gelenlermiş,
Ve gelenler sazlığın nağmeleri...
"Gel gör beni aşk neyledi..."
Gel ki gidenlerim eskilerim olsun sevgili.

Güneşin altında kavrulan derim, çatlayarak kabuk kabuk dökülürken rüzgar çıksa savursa ötelerime bağırışlarımla.
Rüzgar da kalmadı artık...
Kuyusunda kaybolmuş bir denizci mi bu?
Denizci ne arar ki derin kuyularda?
Gel... ne anlamı var kaybolmanın, ebedi bir okyanus varken oralarda... ötede.

"Kadınım..."
Yaz günü üşümek bu olsa gerek. Özlem içerisinde tir tir titreyerek bir bedene sarılmayı düşlemek...
Bir kadının kucağına başını koyarak sıcaklığını içlemek...
"Kadınım..."
Nasıl bir sahiplikle aidiyet çizmişiz bu hayatta! Nasıl bir hayat ki sahibiyeti sunmuş bize acırcasına.

Geceye süzülen yaşlar yere düşmeden göğe karışıyorlar.
Baykuş sesleriyle kendime gelirken parmaklarımın daktilodaki seslerini özlüyorum. Nereden geldim nereye gidiyorum diye soruyorum, cevabım yok ki...

Ben ilk ve son olanım
Ben saygı gören ve küçümsenenim
Ben fahişe ve aziz olanım
Ben hem eş hem de bakireyim
Ben annemin kollarıyım
Ben kısır olanım ve çocuklarım pek çoktur
Ben evlenmiş olan ve evde kalmış olanım
Ben doğurmuş olan ve hiç doğurmamış olan kadınım
Ben doğum sancısının akibiyetiyim
Ben karı ve kocayım
Ve beni yaratan benim erkeğimdi
Ben babamın annesiyim
Ben kocamın kız kardeşiyim
O benim reddedilmiş evladım
Bana her zaman saygı duy
Zira ben utanç duyulan ve ihtişamlı olanım…
~ M.Ö. 3-4. yy / İsis için ~

0 yorum var - 03 Ocak 2008 17:19

Bembeyaz bir gün sarar bedenlerimizi,
Sarıldıkça erir, yağmura döner.

Damlalarla karışır bedenler toprağa...

Gelen kimdir?
Kim söyler yalanları?

Yaşama dair ne varsa karda.
Yağmur karda...
Kar, yağmur olmuş bir anda.

Çatıların beyazlıklarıyla düşe dönen gecelerim,
Beni düşlerimden uyandırır her sabah.

Kahvem elimde, kağıtlarım mürekkepli,
Ellerimde güne dair kalan siyahlıklar...

Yola çıkan ruhtan alıntılar...

Tüm yaşamı bir "an"da yaşamak, her şeyi "an"a sıkıştırmak; yolları, yolcuları. İçte kalan her ne varsa kurtulmak pahasına çıkılan yolculuklardan birindeydimç Beni karşılayan bembeyaz kar taneleri daha parlak göründüler o gün. Amaçsızcaydı; ya da amacı yadsıyan bir ben vardı apaçık. İlk defalarımdan biri: Plansız, zamansız ve yersiz. Tek götürdüğüm "ben"imdi, kendimle birlikte. Lakin bende olanları almadım, sadece kendimi. Her şehirde geride bıraktım sandığım kalıntılarımla karşılaştım. Kurtuldum dedikçe içine saplamış olduğumu anladığım kalıntılarım. Yolda bana ulaştırılmış olan Kafka'dan alıntılar anlamlı kılıyordu aslında yolculuğumu:

"Çalılık eskilerden settir, ilerleyebilmek için çalılığı ateşe vermen gerekir."

Sanıyorum zaman zaman kaçışlar yaşamam da bu nedenden ötürü. Çalılıklarım... Yakılacaklar var, birer birer.

Bindiğim her taşıt bambaşka mekanlarıma taşıdı adeta beni. Üzerini çamurla sıvadığımı farkettiğim duygularıma. Benden bin bir parça mekan... Gittiğim her şehir, bana beni taşıyan lokomotiflerdi. Ben durdum sadece; bedenim ulaştı her birine. İlk olarak tek başıma bir sonraki durağımı düşünmeksizin çıktığım bir yolculuk uzanmaktaydı önümde. Belirli bir yer olmaksızın attığım adımlarım... Sonsuzluğu yaşadım; sorgulamamayı; bilmeden anlık kararlarla ilerledi bedenim, nereye ulaşacağına dair fikri olmadan. Farkettim ki değişen bir şeyler var. Geçen sene çıktığım yolculukta karşılaştığım sorular yoktu artık. O zaman sürekli aldığım soru, nereye gidersem gideyim ailemin bana nasıl izin verdiğiydi. Lakin, bundan kurtulmuş olmalıyım ki bu soruyla karşılaşmadım hiç. Yerini, şu anda içerisinde bulunduğumdan emin olduğum sürece ait bir soru geliyordu: "Korkmuyor musun?" Nereye gidersem gideyim sınamam buydu. Dişil beden taşıyarak çıktığım yolculuklarda, toplumsal genel kanı olarak dişiliğin güvensizlik içerisinde olduğu ilüzyonu ile karşılaştırıldım, korku ile... Lakin ardımda bıraktığım bu olgu uzaklarıma doğru yola çıkmıştı bile. Bu soru ile karşılaşmam ise çok doğaldı; zira kurtulma aşamasındaydım.

Neden korkmalıydım? Ya da korkmadığım şeylerden dolayı sınanıyordum, bunu farkettim yol boyunca. Korkularımı geride bırakmaya, onlardan kurtulmaya başladığımdan beri sınamalarla karşılaştığımı farkettim. 21 yaşında bir dişinin tek başına yolculuk yapması toplumca endişe yaratacak ya da cesaret gerektirecek bir durum olarak karşılanıyordu. Cesaret gerektirdiği düşünülüyorsa, demekti ki korkuyu içerisinde barındırmaktaydı. Korkmalıydı kişi...

"Yaşamı tümüyle anlayıp kavrayan kimse ölümden korkmaz. Ölüm korkusu, gereği yerine getirilmemiş bir yaşamın sonucudur yalnızca. Vefasızlığın bir dışavurumudur."

Kafka boşuna gelmemişti bana. İlk defa üç sene önce Gregor Samsa'sı ile tanışmıştım. Yolculuklarımdan birinin bana getirisi olarak yaşamıma kabul etmiştim Samsa'yı. Bana, kendimi anlattığını düşündüren yazılarında kendimi tekrardan kaybettiğimi hatırlıyorum. Üç sene aradan sonra "Aforizmalar" ile karşıma "tam zamanında" çıkmasını şükranla kabul ettim. Refakatçim oldu yollarımda. Önümde uzanan yollarım ilklerimi çağırıyordu adeta. Her son ile başlangıçlarıma attım adımlarımı. Sonları hep sevdim, düşüşleri de; "Belki de hiç düşmedin..." dedi, fısıldayarak ruhuma. Kim bilebilirdi ki...

Arınmışlıklarımla çıplak bir yokluktu benimkisi. Kabul edişlerimle keşiflerim eş zamanlı kucakladılar bedenimi her an. Kafka'dan dizeler imgeledi ruh halimi:

"İnsanlık, kendisini şekillendiren yasadan ayrıldığı zaman, gri renkte, belli bir biçimden yoksun, dolayısıyla isimsiz bir kitleye dönüşür."

Doğanın canlılığı ve renkliliği içerisinde renksizleştiğimi farkettim sonra. Bulunduğum yerde renk değiştiriyordum. Neredeysem, kiminleysem onun rengine büründü ruhum. Bunun için çaba sarfetmediğimi farkettim bir an. Mutluluk dahi yoktu içimde; öylesine yönsüz...

Bülbül Dağı'nın eteklerinde buldum kendimi bir gün. Arşınladığım yolları yabancı değildi. Yeşil ormanımda kaybettim her şeyimi; bir daha bulmamak üzere. Meryem Ana'nın evine ulaştığımda, hiç keşfetmemiş olduğum bir his sarıverdi bedenimi: Teklik. İlk defa mı? Bilemedimç Yol boyu ayrılmadı yanımdan. Efes Harabeleri'nin arasında raks ederken işittiklerim, bu yaşamımda 21 sene beklememe değdi diye düşündürdü beni. Selamladığım güneş, kalp sütunlu mabedimde ısıttı bedenimi. Rahibelerimle dolaştım her bir köşesini içimin, mabedimin. Öğrenip de unutmuş olduklarımı bir kez daha hatırlatılar, savrulurken rüzgarımla...

Rüzgara bıraktım bedenimi sonra; ilk yola çıktığımda merhabalaştığım söğütler gibi: rüzgara direnmeksizin kendimi bıraktım akışına. Olduğum yere getirdi beni, tanımam için tekrardan. Kafka ile yeniden: "Kendini zaten olduğun şey yapmak için kendini tanı."

Geride bıraktıklarımı toplamaya geldim artık. Kırıntılarımı topluyorum birer birer...

Yağan kar taneleri ben değil,
Yağmurdan bana taşıdıkları şimdi.
Kuş tüyleri savrulur rüzgarımla,
Bana beni getirir her gün ışıdığında.
Kışın güneşinde kavrulur ruhum.
Isınan ben değil.
"Alevin ışığı, gerçeklğin bilgisidir." der Hallac,
Geride ne sen kalır ne ben artık...

2 yorum var - 03 Ocak 2008 17:18

Şehri terkeden sadece aşk mı? Yoksa benden bilinen kristaller mi beni bana getiren bu şehirdeki aşkta...

Kayboluşla birlikte keşfettiğim gömülü bir hazine misali tutunduğum benime, sanki bir daha hiç yitirmeyecekmişim gibi, özlemimle sarılıyorum...

Gözlerimden inen yaşlar gümüş parıltılara dönüşüyorlar ay ışığında... Dökülen gümüşlerimi biriktiriyorum teker teker bu hüzün dolu gecemde... Hüznüm, mutluluğum; sevincim, sevgim... Sevgim, yaşamım; yaşamım ben... Işığıma seslenirken karanlık gecede, ruhumu titreten bir eda ile bedenime yaklaşan "ben"in sıcaklığını hissediyor ruhum şimdi... Kaybettiğimi sandığım gümüş damlalarımı toplamış, getiriyor bana tüm sevgisiyle... "Kelimelerimin dökülmesine dahi izin vermeden dudaklarıma kondurduğu öpücükle", varoluşuma teslim oluyorum... O, ben... Ben, O...

Teslimiyetimden gelen bir boşluk... Boşlukta ben... Affedişlerim hırçınca haykırıyor içimde... "Ben"den yükselen sesleri işitiyor kulaklarım... Beni affediyorum... Kendim olanı... Her ben, beni affettiriyor an be an... Sevgim... Seviyorum... Kabulüm... Kabul ediyorum... Bana atfedilen atıflarımı yüreğime sunuyorum şu an... Işık dolu bir yürek... Her ben... ben...

Vapurumla gidiyorum, İstanbul'un gecesine doğru... Giden vapur mu, yoksa İstanbul mu, bilemiyorum. Ben mi duruyorum, yoksa vapur mu? Bende olan ne durağan ki İstanbul yerinde dursun diye sesleniyor martılar... Vapurumun sarı ışıkları, kendimden bir şeyler hatırlatıyor bana... Üşüdüğümde beni saran rüzgarı, bedenlenmiş güzellikteki bir beni... Dalgaların vapura vurmasıyla rüzgara karışan seslerinde kayboluyor ruhum... Dalgalara karışan ben, martı olarak can buluyorum... Martıda ölen ben, bulutum şimdi... Bulutula güneşe ulaşıyorum... Güneş, ben... Işığım... Evrenim, bir... Işık olmadan ne görünür kılınır ki? Ben, ben miyim ışık olmadan? Martı, martı mı? Ya İstanbul...

Karanlığa şükürler olsun...

Kapanan gözler ardında var olan yaşamımda çıktığım yolculuğum bana uzak... Zira, kainatımı saran güneşim öylesine ışıtıyor ki benimi...

Aşkı keşfedişin verdiği huzurla bedenime can kattığım şu anda, bana rehber olan "ben"ime hayranlıkla secde ediyorum. Yalnızlığıma içiyorum şarabımı, kan kırmızısı; "ben"i uykuma götürecek olan... Kanayan bedenimle...

Kar ile beyaza bürünmüş asfaltta bırakmış olduğum ayak izlerim yol gösteriyorlar bana... Geriye dönüşüme... "Ben"e... Ondan uzaklaşarak "ego"mu, "ben"imden kaldırma tutkusu ile başladığım yolculuğumda artık "ben olan"a tekrar dönmeyi yaşıyorum... Meğer benden ne çok iz taşıyormuşum...

Yalnızlığımda uzanan sokaklarımda yürüyorum gecenin geç vakitlerinde... Rüzgarın uğultusu ile korkuyor; köşede duran adamın gölgesi ile irkiliyor bedenim. Ben bunları hiç mi yaşamadım diye soruyorum... Hiç mi?

Sisli İstanbul gününe uyanırken bedenim, ruhum bedenimin taşıdıklarının hamalı; bedenim, ruhumun taşıdıklarından yorgun... Düşlerim sis olmuş, boğaza akmış sanki... Beni bana ulaştıran vapurlarım işleyemez olmuş; geçişlerim meçhul bir diyardan sonsuzluğa akan bir hiçlik... Var ettiğim her beden, her ben benden uzak mı? Ya da ben, benden uzağım da onlar mı yakın bana? Korkularımı salamamışım... Sise teslim etmek istercesine korkularımı, soluyor bedenim nemli örtüyü içine... Tenime dokunan bu varlığın ürpertici enerjisi ile İstanbul geceye ilerlemekte... Kayboldukça ışıkları şehrin, ben de kayboluyorum adeta... Karşı kıyım gözükmüyor artık. Kendim kendimden uzak, yakalarım kayıp bir şehrin kıyıları olmuş sanki...

Evim bildiğim yere döndüğümde içimdeki ürpertinin hala varlığını hissedebiliyorum... Tüm inançlarım yıkık; eski bir viraneyi andırırcasına... Geceyi selamlamaktan korkuyor ruhum; onu yatağıma davet etmekten... İyisi mi sabahı bekle ey kendi kayıplığında yitirilmiş varlık! Gece sana eşlik etsin; sen geceye, gün doğarken...

Ve sabahın getirdiği ışık, bedenimi okşarken tüm sıcaklığıyla, sisin ardında bıraktığı, yaprakların üzerindeki çiğ tanelerine karışan gözyaşlarımı izliyorum... Korkuyorum... Kendimden...

Korkum, sevgim...

Ya yarınım? Ne olacağım... Sonuma yaklaşırken bitişlerimi deneyimlemekten endişeleniyor mu bedenim? Şimdi... Endişelerim... Ben, yaşıyorum... Endişelerim, benim...

"İnsanlar çok acımasız kızım, bunu hiç unutma..."

Babamın gece kulağıma fısıldadığı bir çift sözcük zihnimin duvarlarında yankılanıyor... "Acımasız"... Kim? Kendimden başkası değil... Benden başka kimsenin beni üzemeyeceği gibi, kimse de acımasızlık gösteremez bana, benim kendime gösterdiğim gibi... Öyle acımasızım ki kendime! Korkumu dahi yaşamadan, korkmamalısın diyebiliyorum... Neden? Korku değil midir gerçekte olan beni açığa çıkaran... Sevgiyi, şefkati... Tamamlayıcısı değil midir? Endişelerimdir korkularımdan doğan, ve korkularımdır endişelerimle bir olanlar...

Endişelerim, sevgim...

Vazgeçişlerimle kaçışlarım bir mi? Ya şikayetlerim... Ben, benden uzakta, yalnız biriyim... Vazgeçişim ben... Kaçışım... Her şeyim... Dönüşüm banadır...

Nereye kadar kaçabilirim? Nelerden kaçıyor bu beden? Bu ruh?... Aşk... Tutku... Bağlanma... Nefret... Kavga... Sevgisizlik... Savaş... Tüm duygularımı biriktirmekten başka yaptığım bir şey yok, biliyorum... "Her zaman kolay değil sevmeden sevişmek... Alışmak ve kaybetmek..."... Ruhuma hüzün mü kaçtı ne? Sonbaharı duyumsuyorum şimdilerde... Kapandan kaçan kuş, nereye kadar devam eder? Nasıl kurtuluşunu mümkün kılar ki... Kaçtıkça karşılaşmıyor muyum sanki? Bağlılıktan uzaklaşmaya çalıştıkça bağlı, hatta bağımlı benler sarmıyor mu çevremi? Ya da sevgisizlikten kaçtıkça bana sunulan bir çift sevgiden yoksun göz... O halde neden?

Sonra bedenimden hıçkırıklarla yükselen seslere şahit olurum:
"Ne varlık, ne yokluk... Duvarlardan başka bir şey yok dünyamda... Ve duvarlarımdan aşağıya akan kan; Macbeth'in kanayan duvarları gibi...

Uyandığımda, güneş kavurur sanki kararmış bedenimi... Çarşafın ıslaklığı dokunur vücuduma; geceden kalmış gözyaşlarımı taşıyarak...

Saklı olanlar açığa çıkarken, yapraklarıyla savrulan bedenimin geride bıraktığı hüznü yaşar ruhum... Ne ruh; ne beden... Bilmedikleriyle yola çıkan, doğaçlama bir varlığın sözleridir göğe haykırılan şimdilerde... Kendime, tüm "bildim" dediklerim; bilmediklerimi dinledikçe ..."

Hala neden kaçıyorsun, her şey sende ise... Izdırabını en yoğun şekilde yaşa... Yaşa ki mutluluk ve sevincin de bir o kadar yoğun ve daim olsun!

İnancımdır kapılarımı açacak olan, cennetimin...
Ve kapılarıdır beni bana götürecek olan, cennetin...
Ey göklerdeki ben!
Aç kapılarını, ben geliyorum!
Söyle ilahilerini,
Sana eşlik etmeye geliyorum...

D.Ç.

gaiaspirit hakkında:

28.12.1985 doğumlu, 22 yaşında. şu an yaşadığı yer Türkiye dışı. ağaç olarak çalışıyor. http://www.facebook.com/group.php?gid=21564894616 adlı bir sitesi var.