"."1 yorum var - 05 Eylül 2008 10:38Uzun uzadıya seviştim kendimle bu gece; hiç bitmeyecekmiş gibi… “Sun will rise…” Ve gecenin sonlarına doğru yaklaşırken acı çikolatanın tadıyla, seslere boğula geldiğim an itibariyle pek çok yaşama gebe olduğumu anımsadım. … İsmini dahi telaffuzuna yaklaşmadığım üstad, kalbini kalbime koymuş, elimdeki atımlarından senfoniler dizmekteydi kuş seslerine yarenlik etsin diye. Evet, şimdi hatırladım o yokuşu… Kırlangıçların bendeki anısını. Bak işte, yine sabah ezanı okunuyor; o gecenin kokusunu taşıyor göğün en karanlık ışığına. “Come away with me…” Gecenin çoban püskülü bulutlarında lilyumlar topluyorum heyecan içinde şimdi; sen de gelsen…keşke. Biliyorum uzakta kaldı bu kelime, ama arada bir kullanmak öyle güzel ki… Masmavi bir kuş sanki. Gitse… gidiyor işte. Sen anlamazsın deme bana yine, anlıyorum. Belki de, anlamadığımı sandığın tüm o birikintilerim gün olacak açacaklar şu bahçemdeki gardenyalar gibi, kim bilir. Bekleyenim yok içimde artık haberin olsun… çok zaman önce gitti kendisi. “Like a school kid, waiting for the spring…” … En karanlıkların tutuşurken çıkardıkları o kıpkırmızı aleve bırakmıştım kendimi, anlatmaya çabaladım, başaramadım. Sonra… İşte yine… Anlamsızlaşan bu kaldı geriye işte; bazı bazı sızıyor kanıma inceden. Sonra o kadını dinlemeye başlıyorum… “Broken…” Maddeselleşen bir yerlerim var şimdi şimdi… Ah sevgili, şarap vakti yaklaşıyor yine! Tarçın ve portakal kabuklarının eşliğinde, mumlar ve o kadın. Son verilen her şeye içiyorum bu gece; ne arda kalana, ne gelecek olana; sadece “son” olana; bir de… sana. 05.09.08 dç 0 yorum var - 04 Eylül 2008 20:58Gözyaşlarına boğulan mine çiçeklerine özlem duyan düşsel yaratıkların ayak sesleriyle titreşen kalbimin sancılarına karışan pamuk şeker kokularını duyuyorum ötelerden… Yanında da kavrulan leblebilerin kokusu… Ben hiç pamuk şeker sevmedim; çilekli dondurma da… İçinde çekirdekleri olurdu, anımsıyorum; acıtırdı dudaklarımı, kızartırdı… Ben Moda’yı da özledim sevgilim; soğuk ellerimle kavradığım çay bardağını, mısır koçanını dişlemeyi, sonra minik merdivenlerden inerek kayalarda karşılamayı lodosu… Bu sonbahar yapamayacağım... Olsun, yine de anımsatırsın değil mi geldiğimde tüm bu düşleri bana? Yaşatırsın değil mi?... … Belki de tüm bu özlemlerle üşüttüğüm benliğimdeki arda kalanlara boğulma hissinden başka bir şey değildir bu özlem dediğim, ne dersin? Sana kızdım, sinirlendim; kah kapris yaptım, kah kıskandırmaya çabaladım belki… Belki… sen de yaptın bunları bana. Kimin umurunda şimdi? Gece olup da yatağımla pencerem arasındaki o sıkışık anda kendimi bulduğumda adeta sana kaçıyor bakışlarım bedenimi sarmalarcasına… Hiç oldu işte… sadece hiç. Ben, ben olduğumu şimdi öğrendim sevgilim. Kime sevgili dediğimi, kime demediğimi; kime diyebildiğimi… Okuyabildiğimi, ama okumamayı seçtiğimi; kıramadığımı, kendimi. Hayır diyemediğimi şimdi anladım. Bundan dolayı diyebilirim ki: İyi ki sevdim seni. İyi ki hala yaşamımdasın sevgili… Yalnız bir gün daha bitiyor derken seninle sabaha uyanmayı özlemişim… Tenimdeki kokunu gün boyu taşımayı; arabayı sürerken, üzerime sinen kokunu duymayı… Kısa vakitlere çok şeyler yerleştire durduğum şu hayatım boyunca, an be an yapmış olduğum gibi, maviliklerime dalıp gidiyorum yine. Uzun bir yol… beklemekte. Yeşil cam şişelerinden kuleler yapıyorum; göğe uzanmak için. Sen de gel, desem… Bilmem ki. Ama sanırım şimdi en güzeli; sen burada değilsin, lakin özlemim burada. Sanırım tek istediğim de bu. Belki bir kadeh şarap yudumlarız birlikte günün birinde, kim bilir… Umarım. Sonra kış gelir, kar yağar, benim ayaklarım üşür ama yürümek isterim seninle sonsuzluğa… Aşkı solumak, bedeninde kuş olup uçmak isterim. Bazen beni şımartmanı, güldürmeni izlerim yukarıdan… Ne güzelsin sen, derim. İyi ki varsın, diye fısıldarım kulağına. Kırlangıçlara uyandığım sabahın her an’ı için minnet sunarken kainata, sen yanımda olursun belki…elinde bir sigarayla. Ve o an ben tüm kainat olur sana bakarım, yüzündeki tebessümün hiç son bulmamasını diler, dudaklarına bir öpücük kondururum aşkla… 04.11.08 dç 1 yorum var - 29 Ağustos 2008 12:08Kokusu rüzgarın, ... Doydum; ... Gözlerim d'ol'du; ... Düşleye yazdığım onca hikaye, ... Yeşile çalan damla, ... Doğulan her an, bir doğum sancısı gibi baki; Anlatan, Bu yaşamı en güzel anlatan: dç 3 yorum var - 28 Haziran 2008 17:57Toz... toprak... Ben... "Ol" sesini işiten ruhtur, "Benim krallığım bu dünyada değil..." Ellerim içinden içime; lakin aslında zaten "ben"de olanları anlatmaya başlar şu anda. "Bırak aksın!" dediklerini işiten kulaklarım senden bana iletilen bu yeniden bedenlenişinin benim yeniden bedenlenmiş olan bedenime olan aşina bakışlarını iletmekte bu gece. Ve zihninde takılan sorular...bana ait. Anlar mıyım, ya da düşündüklerim... Bunlar endişelendirmiyor olsalar da, yinelediklerindir bana. Şunu bil güzel ruh: Yaşadıkların, yaşadıklarım; nefesin, nefesim; ruhun, ruhum; ve bedenin bedenimdir. Hep olmuş olduğu ve "OL"uyor olduğu gibi. Gözlerindeki kristaller benden sana kalanlar oldu hep; "Ben"den; benden bedenlenen... Ve aynıdır her yaşanan; zahiri farklı olsa da. Unutma ki, olanlar aynı görünmese de hissettirdikleri yakındır. Ve unutma ki ben sendeysem bilir ruhum sende OLanı. Bilir, ve unutmaz. Ben hakkında, benim bedenimin taşıdığı ruh hakkında bir şey bilmediğini düşünen zihnin yavaş yavaş çıkaracak içte hapsolan bilgilerini; "O"na ait olan. Ve sahip olunan BİR bilginin ne kadar da bir olduğunu kavrar o an. Yaşanılanlar aynı kıyıya vurur hep. Dalgalarımızın ulaşacağı sahil aynı. İyi ki… Ve biz... Hep dönüş yolunda değil midir içimiz? Biz... En yalnızlığımızda BİRleşmez mi bedenlerimiz? dç 1 yorum var - 24 Haziran 2008 23:08"Yıldızlı bir geceye daha merhaba... Ne varsa bana kalan, alıp götürüyorum rüyalarıma: Hüzün, ızdırap, sevinç, aşk... Her ne varsa insandan geriye kalan. Sarıldığım beden ben değil; sarıldığım ruh ben değil... Geride bırakılan sadece... sadece... Yağmurla sevişmek gibi nefes almak artık. Soğukta daha da üşümek; geceyi daha bir içerlemek, getirdikleriyle. Kanatlarını takıp rüyalarda dolaşmaya başlamak, sevilmenin verdiği acıyla. Kanatlarının ağırlığından yorulmak bazen. Burada olmak, her şeye rağmen; bana rağmen... hala. Gelen kim? Ya burada olan? Kim gitti benden? Kim kaldı?..." 1 yorum var - 10 Haziran 2008 20:45“…ve hayat her şey yolundayken “dur” dedi artık… Gözlerimi kapattım, okyanusun içinde kayıplara karıştım… Sonra yanan tenime dokundu rüzgar. İleriye atılan her bir adımla gerisin geri düştüğümü gördüm; Göz göze geldi o gece işte, anla… Sonra bi sürü patlayan şeker topakları gördüm! 3 yorum var - 09 Haziran 2008 21:09Buda’nın sözlerinden “yol”a çıkıyorum bedenimde biriktirmiş olduğum tüm şehvet ve cazibeyi omuzlarımdan toprağın üzerine bırakarak. “Kimseyi sevme; sevmek bağlanmaktır. Ve kimseye nefret duyma; nefretin sevgiden farkı yoktur. Sadece kendin ol, ve semavi aşk ruhuna üflenecektir: ve orada sevgi yok olur…daha yüce bir var oluş gelir.” … “-Daha gelmedik mi? -Hayır. -Ama çok uzun zaman oldu. Yoruldum artık. Takatim kalmadı ve susadım da. -Sabret. -İlk günden bu yana aynı şeyleri söylüyorsun. Derviş değilim ben! Ne işim var burada! Uff!!! Keşke… -Sus! Yeter artık! Mızmızlanmaya hakkın yok! Bunu sen düşledin ve artık sıra sende. Ben gidiyorum! -Ama… Yolumu nasıl bulacağım? -Zaten biliyorsun. -Hayır bilmiyorum! -Düşle! Bak, “yuva” diye tasvir ettiğin bir yer yok! Ona ulaşacağın bir zaman da yok. Sen zaten hep oradasın. Yuva içinde! Varman gereken bir yer yok. Kalbin, “Yuva”nın ta kendisi, gör artık! -Nasıl… bunca zaman… -Evet. -Ama nasıl olur! Boşuna mı…? -Hayır. Aksi halde burada işin olmazdı. Ve bunca güzelliği tadamazdın. -… -Hadi! Şimdi, OLmak vakti.” … Buda, “Tanrı yoktur,” der; Nietzsche, “Tanrı öldü!”. Tüm bunların manası ne? Tanrıya ihtiyaç yoktur; zira Tanrı, insanoğlu için bir kaçış, bir destek unsurudur. O her şeyi yapar, ve Tanrı’ya, kendine ırak, özünden ayrı tuttuğu, varlığı dışında bir olguya bağlılık duyar; kendisini “unutur”. İşte insanoğlunun en büyük zayıflığı: TANRI! Bilinç ve mantığın hiç olmadığı kadar çıkmazda kaldığı, zayıflıkların temellendirildiği meta halini alan bir “Tanrı” kavramı… Ne vakit ki insan ‘Tanrı’yı unutur, işte o an uyanmış demektir. 1 yorum var - 08 Nisan 2008 23:54Tarlaların boşluğundan saksağanlar eşliğinde ayrılıyorum aranızdan… … Sordukları neden, neyden tüten duman mıyım neyem; … “Sor bakalım ne istermiş?” ... Eynel mescid, eynel ene? … Ya Mevla, der gönl-ü divanım; … Tin imiş meğer cennetimde bulduğum; dç 4 yorum var - 02 Nisan 2008 11:4531.03.2008 Gökyüzüne bakarken düştüm... 1 yorum var - 03 Ocak 2008 17:26Boş zamanların hoşluğunun yüreğimin kanırtılarına uzaması gibi sakin bir dilek havuzunda soluklanıyor… Yağanlarla suya kavuşmanın sevinci akıyor… Şimdilerde bambu sopaların çıkarttığı sesi işitmekteyim. “Merkaba…” 2 yorum var - 03 Ocak 2008 17:25Perdeler gözlerimi per per perdeler iken, Vakt-i secde idir şimdi, Saçaklardan akan ab
ulaşırken toprağa, Secde dururken bedenler, Santurlar neye akar, davullar ‘aşk’a… Tozum toprağıma erir iken, Kör oldu Didem, *** Canımın canı can kulum Mevlam… Bir kez bilen, fani aşkı reddeder, Ben ü ben ‘BİZ’dedir, Neyzenim söğüt misal nalan-ı aşk olur, Cem-i can olsun dost,
şemsim can bulsun ‘an’da; dç 1 yorum var - 03 Ocak 2008 17:24Kışın ilk kar tanelerini mutfaktan yayılan zencefilli kurabiyelerin kokusu eşliğinde izledim bu sabah. Kızak seslerinin çan seslerine karıştığı kış gecelerinden biri… Sıcak kahvenin kokusu yüzüme vurmakta. “…sandıklarımda saklamışım sandıklarımı…” Sandıklarımızı açmıyoruz bile sanılarımızın ne kadar sanı, ne kadar ‘gerçek’ olduklarını sormak amacıyla. Lakin gözlerden kaçan bir şey daha vardır belki… ‘sanı’ ve ‘gerçek’ sandıklarımız ne ola ki?... dç 2 yorum var - 03 Ocak 2008 17:24Sonbahar mevsimindeki hüzün müdür bizi kapıp koyuveren rüzgarın savururluğuna... Yoksa içimizde olgunlaşmaya başlamış olan sevginin kaplayabilme yetisi midir tüm benliğimizi... Yaşamın her noktasında yüzleşmekte olduğumuz bir varlık karşısında, bir şey söyleyemeyecek hale gelişimize kahkahalarla gülen benlik, "ego" sıfatını bir hammal gibi yüklenmişçesine durmaksızın yollara vurmakta kendini... Doğanın koruyuculuğuna bırakmanın ruha bahşettiği ebediyet hissini yok olmaya mahkum edercesine... Aynalardaki "yanılsamayı", yansıma ilan ederek kendisini yüceltmeyi bir hak olarak görmenin ruhta yarattığı acıyı, kahroluş hissini göz ardı ederek yoluna devam edeceğini sanarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor belki de... Korkulardaki o gizemli varoluşu hatırlıyor zamanla... Kendisinin yeşertmekte olan bir tohum kadar hassas ve aciz... Lakin bu acizlik yok oluşuna bir neden değil...Var oluşu için bir şans. Zira tohum su ile, toprak ile, hava ile var... Yalnız değil... Ruhun bir tohum misali serpilmesidir yaşam. Ölümü düşünmez, korkuları yoktur. Biz gibi... Her birimiz gibi... Mozart'ı dinlerken yaşayabilirisin bunu... Ruhunu bırakıverirsin boşluğa... Gözlerinden inen yaşlar, anlatır içindeki hüznü, sevinci, mutluluğu... Bedenini terkedip tüm evreni seyre dalarsın... Kulağında o muhteşem varlığın büyüleyici sesi... Zamanın olmadığı bir yerde bulursun sonra kendini... Bir bakmışsın geride kalan bir beden... öylece duruyor... sen yoksun artık... sadece ben... Tüm renkleri içinde toplamak ruh bedenindeki ayrıntıları görmeni sağlamaya başlar... Görünmeyen varlığına bahşedilen bir armağan gibidir... Renklerini incelemeye başlarsın birer birer... Ruhta var olan mavilik rengini dünyaya yansıtmaya başlıyordur artık... Her renk O'nda... Mevcudiyetsizliğin varoluşunu kutsamaya hazırlanıyordur. Ellerinden çıkan ışık huzmelerini görmeye başlıyordur insanoğlu...eskiden olduğu gibi... Her ayağı takıldığında artık "ben"in yanında olacak dostları vardır... Hep zamanının gelmesini beklediği gibi... Tohumunu yeşertmesi için ona uygun ortamı sunan sevgisi vardır... Hep olmuş olduğu gibi... Hazırlıksız yakalanmak diye bir şey yoktur artık... Beklediği gibi gerçekleşen olgular okyanusunda kulaç atıyordur zira... ay ışığıyla yakamoza yakalanmış olan... Kumsala çıkıp rahat bir nefes almayı düşünmektense hırçın dalgalar içerisindeki yolculuğunu yaşıyordur... "Sadece dalgaları gördüğünde, suyu kaçırabilirsin. Lakin, eğer akıllıca davranırsan, dalgaların içerisindeki suya dokunabilirsin. Suya dokunabildiğinde, gelip giden dalgaları dert etmezsin. Artık dalganın doğumu ve ölümüyle ilgilenmezsin. Artık korkmazsın.Artık dalganın başlangıcı ve bitişine üzülmezsin, ya da yüksek veya alçak olduğuna, daha az çirkin ya da daha fazla güzel olduğuna. Bu düşüncelerin gitmelerine izin verebilirsin, zira suya dokunmuşsundur..." diyor Thich Nhat Hanh, içinden gelene izin verircesine. Dalgalar sadece görünürdeki silüetlerden başka bir şey değil, asli olan suyun kendisidir zira... içimizde olan gibi. Yazdığım her satır kendime anlattıklarımdan başka bir şey değil. Yaşamımdaki varlıklara dile getirdiklerim gibi... Eğer haykırıyorsam karşımdaki insanın sevmediğim yönlerini, benimkinden farklı değil söylediklerim. Öyle bir an gelir ki pes edersiniz...zira haykırmak nafiledir o anda; tek yapılacak şey kalır geriye: dinlemek geleni... boşuna değildir... sizi içine alırcasına sunar tüm büyüleyici benliğini... Soğuklardan önce son bir sıcaklık ısıtıyor bedenleri adeta... Sokaklarda üşümenin keyfini sürmeden önceki son demler... Yağmurun, yerini kendini ruhlara özleten masmavi gökyüzüne bırakması, teslim ediyor adeta savunmasız olan bizi doğaya... Tanıklık etmek bu oluşa, ve gözlemlemek her ayrıntıyı... Kısa bir yürüyüş, "ben"i farketmeye kafi... Anlatılanların, etiketlerin son buluşu ve sadece orada var olup doğada bulunanı kabul etme an'ı... Yakıştırmalar azalıyor sanki... Cismin ardındaki tapılası varlık kendisini göstermeye başlıyor... Hayatımızın her alanında görülen çelişkilerin doruk noktasındayız... Birer birer çözülmeyi bekliyorlar...Çoğumuzun yaşamında bir dinginlik... Sessizlik ve hareketsizlik hali... Sonbaharın gelişini müjdeliyor sanki... Zamanın bir şeylere gebe olduğunu hissetmemek mümkün olmayan bir hale geliyor. Anlatmak ne kadar da güç... Yaşamak ise bir o kadar kolay konuşmanın yanında. Susayan bir gülün, göklerden inen rahmetle susuzluğunu gidermesi gibi bir şey bu! Ne muhteşemliktir! Sanki bu sevgi yoğunluğundan bir anda yok oluverecekmişim gibi... Kelimelerin, yaşamın, maddenin ötesinde bir duygu...anlatılması güç...zira ben bilmiyorum burada böylesine büyüleyici bir kelime! Kadim zamanlardan fısıltılar kulağımda yankılanıyor... Ezgiler, bitmek bilmeyen... Sesleniyor derinlerden, huzur verici bir melodi... "Ben"i çağırıyor... Artık dönüş zamanı diyor... Süreç başladı çok önce... Gözler açılıyor yeni bilince... Yürekler... O kutsal ormandaki toplanışlar canlanıyor belleklerde... Birleşiyor benlikler... Sarsıcı bir enerjiyle, açığa çıkan; birer birer yerine getiriliyor dilenmiş olanlar... Ruhların birleşmesi son bulurken, sıra bedenlere geliyor...beklenenden de yakın...çok daha yakın... Umut köprülerini bağlıyoruz adeta ruhlarımızın arasına, öyle ki koparamayacak her ne gelirse... Eski bizden alacaklarımızı aldık, şimdi onları bırakıp an'ı yaratmakta sıra! Yapıyor olduğumuz gibi... 1 yorum var - 03 Ocak 2008 17:23"Yine sabah oldu. Yeni bir gün. İçinde barındırdığı hüzün, keder, sevinç, ne varsa hepsi ile geldi. Seviyorum yaşamayı be! Zannetme hayat delisiyim. Günümü paylaşmayı, her ne getirdiyse: sevdiğim budur işte benim; paylaşacak yarenim..." Dolunay'ın izdüşümü odamdaki kristallerime yansımakta. Kışı özlemekte şimdilerde içim. İsteksizlik ve kararsızlıkla geçen bir süreden sonra yeni bir "yenilenme süreci"ne adım atmanın heyecanı ve mutluluğunu yaşamakta. dç 0 yorum var - 03 Ocak 2008 17:21Çırpınışlarımdan sahneler koyuyorum, tiyatromun perdeleri arkasında oynamaları için. Terimlerim, kendimi anlatamaz hale gelmiş, sözcüklerim olmuş 'ether'de uçuşmaktalar el verdiğince. Sonu gelmeksizin yürünen yollar, yürümeye yön vermemiş sanki. Çoğaldıkça sığlaşmış derinlerim. Sığlaşan, çoğalanlarım mı, ben mi, belirsiz. Kendime anlattıklarım, yalanlardan farksız sanki. Yalanların yüzüme aksettirdiği ışık, karanlığım içerisinde alaycı bir tebessüm oluşturmuş yüzümde birden bire. Kafka'nın sözü usuma gelir ardından: "Her şey, hatta yalan bile doğrunun hizmetindedir. Gölgeler, güneşi karartmaz." Mücadelem, gölgelerim mi oldu ne? Yalanlarla derinime gömüşmüş olan gerçeklerim, yalanlarım sayesinde gölgede kalmaksızın, güneş ışığını yansıtacak hale gelmişler belki de. Hayal kırıklıklarıyla örülü bir duvar geliyor gözlerimin önüne sonra. Sokağın en karanlık sonuna yaklaşırken, her tuğlasını düşlerime döktüğüm bu duvar, yığılmışlıklarla birleşmiş, sıcak bir günün bana getirdiği güneşin ışınlarıyla kor haline gelmiş bana bakıyor. Çıkmazlarımdan biri olmuş. Sokağımın önünü kapatmış tuğlalarının kızıllıklarıyla. Kim ne der, neden anlamazlarımla duvarımın önünde sığlaşmış ağlıyor gözlerimin pınarları. Toz toprak olan üstüm, eskilerimden albümlerimi andırırken, güneşin yakmasıyla terleyen bedenim, toprakla suyu bir araya getiren çamura bulanıyor tüm pisliği ile. Hayal kırıklıklarım üzerimde kuruyorlar, güneşin ısısıyla çatlaklar oluştururken. Derisini değiştiren yılan misali, tırnaklarımla bir bir çıkarıyorum bedenimi terletmeye yüz tutmuş parçalarımı. Kabuklarım, zamanımın eskisine dökülürken, yeni eskiyecek olan kabuklarımın yumuşaklığına dokunuyor ellerim. Eski kabuklarım, esen rüzgarla karışıyor göğün maviliğine, artlarında hiç bir şey bırakmadan. Duvarımın tuğlaları dökülüyor sonra. Bulutlarım, güneşimin önünden geçerken serinliği beraberinde getiriyorlar. Toz, toprak artık. O anda aklındam geçenler, girilmemişliklerime götürüyor beni... Piponun dumanını içine çekerken, olagelişi ile geçmişliklerine akan nehir misali geceyle sevişirken bulmuş kendini. Gece gelmiş, sormuş geçmişindeki gecelerini. Gelen kimmiş gecenin derininde, bilmezmiş. Kararan gündüzüymüş aslında gecesi. Gecesi, gece değil, kararmış olan 'gün' imiş meğer. Gece, daha bir cazip gelmiş gününde. Günü, gecesine karışan karanlığının ışığı olmuş zira; kararmadan ilerlemişçesine. Sesleri fısıltılarına karışırken gecede, fısıltıları seslenmiş gecesine, yanaklarına kondurulan bir öpücük ile. Öyle ki, ona dahi ayıramamış hissiyatını. Seslenmiş geceye; duyan olmamış. Fısıldamış geceden güne, ses gelmemiş sessizlikten öte. Meğer, sessizlik bilmezmiş fısıltıyı gecede. Flütüne arp karışmış. Arp, geçmişini yaralarmış gecesinin ilerleyen saatlerinde. Öylesine derinmiş ki, özletirmiş bile. Öyle ise, derinler özlemleri miymiş, yıllarca kaçtığı? Gecenin sonu, yatağına varmakta iken, sarı çarşafının güven verdiğini sanarmış. Böylesi gecelerde, ay ışığı penceresinden içeri davet edilirken, hiç ummazmış ki güneş göstersin tekrar yüzünü. Zira ay, daha güzel olumuş 'yer'ine düştüğünde ahengi ile. 'Ağırlaşan göz kapakları' düşmeye görsün kirpiklerini kavuştururcasına, o vakit düşleriyle selamlaşmak için toprağa davet ettirirmiş her şeyini; kendisini. Su bedeni toprağına can verir, bir olurmuş kokusunda. Anlarmış ki, "gel" diyen ile "git" diyen bir. "Gök boyası" olmuş, fırçasıyla boyamış her yeri gök mavisine. Sonra "mavi kuş" olup uçmuş masmavi göğünü keşfedercesine. Uyanır sonra göklerinden toprağına. Bir gün öncesi akar zihninin derinliklerinde... Soğuk rüzgar, boynunu öperek sonsuzluğa kavuşurcasına denize doğru esmekteydi. Bedenini yeşil çimenlere, adeta suya teslim edercesine bıraktı. Gökyüzü "beş kat" daha mavi, bakmakta olduğu tablo beş kat daha canlıydı. "Resimdeki rüzgarı hissederek" kendini hiçliğin yok olunası kollarına bıraktı. İçindekileri anlatacak takati mi kalmamıştı; yoksa gerçekten geriye "hiç" mi kalmıştı, bilmiyordu. Şimdiye kadar bildiği tüm gerçekliklerinden" uzak, upuzak, hiç bilmediği, hiç görmediği kadar, her şeyden "beş kat daha hiç" bir yaşamın içerisinde buluvermişti kendisini adeta. Kendisini anlatmaya dahi gerek duymayan, her şeyi kabullenircesine vurdum duymaz; lakin her şeyi de kendi bencil duyguları ve egoist karakteri ile oluşturan bir hiç artık. Şehir öylesine boğmaktaydı ki, dostlarını dahi görmeyi reddedercesine uğramıyordu kapılarına. Tek yeri eviydi; yuvası. Öyle bir yerde yaşamalıydı ki... Göl kenarı; yada su, sadece su. Arkası yemyeşil, büyük çınar ve çam ağaçları ile dolu bir koru. Ağaç ve taştan yapılmış bir ev. Küçük bir ev olmamalıydı; geniş olsun istiyordu. Kitaplarını ve 'ben'lerini barındırcak kadar büyük bir ev. Sonra, bahçesi olmalıydı el değimemiş. Sarmaşıklar dolaşmalıydı yolları boyunca kenarlarda. Klasik müzik çalmalıydı; ve daktilo sesi gelmeliydi her daim evin duvarlarını aşarcasına. Sabah uyandıktan sonra kahvesini alıp çıplak ayaklarıyla yeniden ve yeniden tavaf etmeliydi bahçesini, sahilini. Trafik, kalabalık ve gürültü olmamalıydı bu yerde. Göz alabildiğine su, yeşil, toprak ve masmavi bir gök. Küçük bir yerleşim yerinin içerisindeki kocaman dünyasını kurmalıydı, büyük bir sevinçle. Ağaçlara tırmanmalı, çimlerinde uzanmalı, denizinde ıslanmalı, ormanında kaybolmalıydı. Bir de salıncağı olmalıydı bahçesinde. Her akşam üstü gün batımında, kırlangıç sesleriyle huzur bularak göklerle buluşmalıydı. Üzerinde mavi-beyaz ipek elbisesi, rüzgarda savrulmalıydı uzun saçlarıyla birlikte. Sonra, içeriden gelen tıkırtılara kulak kabarttığında bir ses işitmeliydi: "..." Görünmezlikleri içerisinden süzülerek sıyrılan ayrıntılarına kapılıvermiş... D.Ç. 1 yorum var - 03 Ocak 2008 17:20Oyulan bir delik... Öylesine güçlü ve öylesine acı dolu ki, deştikçe fışkıran her ne varsa tekrardan içine alacak kadar geniş. Gözler hiç bir şey ifade etmeden bedenimden akan kana bulanarak kağıda kanla yazılan bu kelimeler gibi canlı, ve batmakta olan ağustos dolunayı gibi kıpkırmızı... "Aşkın Gücü"... Melekler fısıldamayı bıraktı. Artık karşında durup yüzüne vuruyorlar her şeyini, tüm varoluşunu. Sen neredesin? Sevgili güzelliklerini göremezken neyi keşiflerde sanmaktasın kendini? Hatırladın mı kimler gelmişti; kimler var yaşamında şu anda? Kurtulmalı her ne varsa, yakıp yıkmalı en baştan. Repliği yankılanıyor usumda... Düşüncelerin atfedildiğini söylemişti V, binalara. Yıkmalı her şeyi, eskiyi yok etmeli en baştan. Ve boşaltmalı her ne varsa. Bir dostun dediği gibi bir vakit: "Gözyaşlarında boğulmalıyız hepimiz. İnsan ruhu ancak böyle özgür kalacak..." ... Gelen her şey gidiyor hiç bir zaman var olmamış gibi. Güneşin altında kavrulan derim, çatlayarak kabuk kabuk dökülürken rüzgar çıksa savursa ötelerime bağırışlarımla. "Kadınım..." Geceye süzülen yaşlar yere düşmeden göğe karışıyorlar. Ben ilk ve son olanım 0 yorum var - 03 Ocak 2008 17:19Bembeyaz bir gün sarar bedenlerimizi, Damlalarla karışır bedenler toprağa... Gelen kimdir? Yaşama dair ne varsa karda. Çatıların beyazlıklarıyla düşe dönen gecelerim, Kahvem elimde, kağıtlarım mürekkepli, Yola çıkan ruhtan alıntılar... Tüm yaşamı bir "an"da yaşamak, her şeyi "an"a sıkıştırmak; yolları, yolcuları. İçte kalan her ne varsa kurtulmak pahasına çıkılan yolculuklardan birindeydimç Beni karşılayan bembeyaz kar taneleri daha parlak göründüler o gün. Amaçsızcaydı; ya da amacı yadsıyan bir ben vardı apaçık. İlk defalarımdan biri: Plansız, zamansız ve yersiz. Tek götürdüğüm "ben"imdi, kendimle birlikte. Lakin bende olanları almadım, sadece kendimi. Her şehirde geride bıraktım sandığım kalıntılarımla karşılaştım. Kurtuldum dedikçe içine saplamış olduğumu anladığım kalıntılarım. Yolda bana ulaştırılmış olan Kafka'dan alıntılar anlamlı kılıyordu aslında yolculuğumu: "Çalılık eskilerden settir, ilerleyebilmek için çalılığı ateşe vermen gerekir." Sanıyorum zaman zaman kaçışlar yaşamam da bu nedenden ötürü. Çalılıklarım... Yakılacaklar var, birer birer. Bindiğim her taşıt bambaşka mekanlarıma taşıdı adeta beni. Üzerini çamurla sıvadığımı farkettiğim duygularıma. Benden bin bir parça mekan... Gittiğim her şehir, bana beni taşıyan lokomotiflerdi. Ben durdum sadece; bedenim ulaştı her birine. İlk olarak tek başıma bir sonraki durağımı düşünmeksizin çıktığım bir yolculuk uzanmaktaydı önümde. Belirli bir yer olmaksızın attığım adımlarım... Sonsuzluğu yaşadım; sorgulamamayı; bilmeden anlık kararlarla ilerledi bedenim, nereye ulaşacağına dair fikri olmadan. Farkettim ki değişen bir şeyler var. Geçen sene çıktığım yolculukta karşılaştığım sorular yoktu artık. O zaman sürekli aldığım soru, nereye gidersem gideyim ailemin bana nasıl izin verdiğiydi. Lakin, bundan kurtulmuş olmalıyım ki bu soruyla karşılaşmadım hiç. Yerini, şu anda içerisinde bulunduğumdan emin olduğum sürece ait bir soru geliyordu: "Korkmuyor musun?" Nereye gidersem gideyim sınamam buydu. Dişil beden taşıyarak çıktığım yolculuklarda, toplumsal genel kanı olarak dişiliğin güvensizlik içerisinde olduğu ilüzyonu ile karşılaştırıldım, korku ile... Lakin ardımda bıraktığım bu olgu uzaklarıma doğru yola çıkmıştı bile. Bu soru ile karşılaşmam ise çok doğaldı; zira kurtulma aşamasındaydım. Neden korkmalıydım? Ya da korkmadığım şeylerden dolayı sınanıyordum, bunu farkettim yol boyunca. Korkularımı geride bırakmaya, onlardan kurtulmaya başladığımdan beri sınamalarla karşılaştığımı farkettim. 21 yaşında bir dişinin tek başına yolculuk yapması toplumca endişe yaratacak ya da cesaret gerektirecek bir durum olarak karşılanıyordu. Cesaret gerektirdiği düşünülüyorsa, demekti ki korkuyu içerisinde barındırmaktaydı. Korkmalıydı kişi... "Yaşamı tümüyle anlayıp kavrayan kimse ölümden korkmaz. Ölüm korkusu, gereği yerine getirilmemiş bir yaşamın sonucudur yalnızca. Vefasızlığın bir dışavurumudur." Kafka boşuna gelmemişti bana. İlk defa üç sene önce Gregor Samsa'sı ile tanışmıştım. Yolculuklarımdan birinin bana getirisi olarak yaşamıma kabul etmiştim Samsa'yı. Bana, kendimi anlattığını düşündüren yazılarında kendimi tekrardan kaybettiğimi hatırlıyorum. Üç sene aradan sonra "Aforizmalar" ile karşıma "tam zamanında" çıkmasını şükranla kabul ettim. Refakatçim oldu yollarımda. Önümde uzanan yollarım ilklerimi çağırıyordu adeta. Her son ile başlangıçlarıma attım adımlarımı. Sonları hep sevdim, düşüşleri de; "Belki de hiç düşmedin..." dedi, fısıldayarak ruhuma. Kim bilebilirdi ki... Arınmışlıklarımla çıplak bir yokluktu benimkisi. Kabul edişlerimle keşiflerim eş zamanlı kucakladılar bedenimi her an. Kafka'dan dizeler imgeledi ruh halimi: "İnsanlık, kendisini şekillendiren yasadan ayrıldığı zaman, gri renkte, belli bir biçimden yoksun, dolayısıyla isimsiz bir kitleye dönüşür." Doğanın canlılığı ve renkliliği içerisinde renksizleştiğimi farkettim sonra. Bulunduğum yerde renk değiştiriyordum. Neredeysem, kiminleysem onun rengine büründü ruhum. Bunun için çaba sarfetmediğimi farkettim bir an. Mutluluk dahi yoktu içimde; öylesine yönsüz... Bülbül Dağı'nın eteklerinde buldum kendimi bir gün. Arşınladığım yolları yabancı değildi. Yeşil ormanımda kaybettim her şeyimi; bir daha bulmamak üzere. Meryem Ana'nın evine ulaştığımda, hiç keşfetmemiş olduğum bir his sarıverdi bedenimi: Teklik. İlk defa mı? Bilemedimç Yol boyu ayrılmadı yanımdan. Efes Harabeleri'nin arasında raks ederken işittiklerim, bu yaşamımda 21 sene beklememe değdi diye düşündürdü beni. Selamladığım güneş, kalp sütunlu mabedimde ısıttı bedenimi. Rahibelerimle dolaştım her bir köşesini içimin, mabedimin. Öğrenip de unutmuş olduklarımı bir kez daha hatırlatılar, savrulurken rüzgarımla... Rüzgara bıraktım bedenimi sonra; ilk yola çıktığımda merhabalaştığım söğütler gibi: rüzgara direnmeksizin kendimi bıraktım akışına. Olduğum yere getirdi beni, tanımam için tekrardan. Kafka ile yeniden: "Kendini zaten olduğun şey yapmak için kendini tanı." Geride bıraktıklarımı toplamaya geldim artık. Kırıntılarımı topluyorum birer birer... Yağan kar taneleri ben değil, 2 yorum var - 03 Ocak 2008 17:18Şehri terkeden sadece aşk mı? Yoksa benden bilinen kristaller mi beni bana getiren bu şehirdeki aşkta... Kayboluşla birlikte keşfettiğim gömülü bir hazine misali tutunduğum benime, sanki bir daha hiç yitirmeyecekmişim gibi, özlemimle sarılıyorum... Gözlerimden inen yaşlar gümüş parıltılara dönüşüyorlar ay ışığında... Dökülen gümüşlerimi biriktiriyorum teker teker bu hüzün dolu gecemde... Hüznüm, mutluluğum; sevincim, sevgim... Sevgim, yaşamım; yaşamım ben... Işığıma seslenirken karanlık gecede, ruhumu titreten bir eda ile bedenime yaklaşan "ben"in sıcaklığını hissediyor ruhum şimdi... Kaybettiğimi sandığım gümüş damlalarımı toplamış, getiriyor bana tüm sevgisiyle... "Kelimelerimin dökülmesine dahi izin vermeden dudaklarıma kondurduğu öpücükle", varoluşuma teslim oluyorum... O, ben... Ben, O... Teslimiyetimden gelen bir boşluk... Boşlukta ben... Affedişlerim hırçınca haykırıyor içimde... "Ben"den yükselen sesleri işitiyor kulaklarım... Beni affediyorum... Kendim olanı... Her ben, beni affettiriyor an be an... Sevgim... Seviyorum... Kabulüm... Kabul ediyorum... Bana atfedilen atıflarımı yüreğime sunuyorum şu an... Işık dolu bir yürek... Her ben... ben... Vapurumla gidiyorum, İstanbul'un gecesine doğru... Giden vapur mu, yoksa İstanbul mu, bilemiyorum. Ben mi duruyorum, yoksa vapur mu? Bende olan ne durağan ki İstanbul yerinde dursun diye sesleniyor martılar... Vapurumun sarı ışıkları, kendimden bir şeyler hatırlatıyor bana... Üşüdüğümde beni saran rüzgarı, bedenlenmiş güzellikteki bir beni... Dalgaların vapura vurmasıyla rüzgara karışan seslerinde kayboluyor ruhum... Dalgalara karışan ben, martı olarak can buluyorum... Martıda ölen ben, bulutum şimdi... Bulutula güneşe ulaşıyorum... Güneş, ben... Işığım... Evrenim, bir... Işık olmadan ne görünür kılınır ki? Ben, ben miyim ışık olmadan? Martı, martı mı? Ya İstanbul... Karanlığa şükürler olsun... Kapanan gözler ardında var olan yaşamımda çıktığım yolculuğum bana uzak... Zira, kainatımı saran güneşim öylesine ışıtıyor ki benimi... Aşkı keşfedişin verdiği huzurla bedenime can kattığım şu anda, bana rehber olan "ben"ime hayranlıkla secde ediyorum. Yalnızlığıma içiyorum şarabımı, kan kırmızısı; "ben"i uykuma götürecek olan... Kanayan bedenimle... Kar ile beyaza bürünmüş asfaltta bırakmış olduğum ayak izlerim yol gösteriyorlar bana... Geriye dönüşüme... "Ben"e... Ondan uzaklaşarak "ego"mu, "ben"imden kaldırma tutkusu ile başladığım yolculuğumda artık "ben olan"a tekrar dönmeyi yaşıyorum... Meğer benden ne çok iz taşıyormuşum... Yalnızlığımda uzanan sokaklarımda yürüyorum gecenin geç vakitlerinde... Rüzgarın uğultusu ile korkuyor; köşede duran adamın gölgesi ile irkiliyor bedenim. Ben bunları hiç mi yaşamadım diye soruyorum... Hiç mi? Sisli İstanbul gününe uyanırken bedenim, ruhum bedenimin taşıdıklarının hamalı; bedenim, ruhumun taşıdıklarından yorgun... Düşlerim sis olmuş, boğaza akmış sanki... Beni bana ulaştıran vapurlarım işleyemez olmuş; geçişlerim meçhul bir diyardan sonsuzluğa akan bir hiçlik... Var ettiğim her beden, her ben benden uzak mı? Ya da ben, benden uzağım da onlar mı yakın bana? Korkularımı salamamışım... Sise teslim etmek istercesine korkularımı, soluyor bedenim nemli örtüyü içine... Tenime dokunan bu varlığın ürpertici enerjisi ile İstanbul geceye ilerlemekte... Kayboldukça ışıkları şehrin, ben de kayboluyorum adeta... Karşı kıyım gözükmüyor artık. Kendim kendimden uzak, yakalarım kayıp bir şehrin kıyıları olmuş sanki... Evim bildiğim yere döndüğümde içimdeki ürpertinin hala varlığını hissedebiliyorum... Tüm inançlarım yıkık; eski bir viraneyi andırırcasına... Geceyi selamlamaktan korkuyor ruhum; onu yatağıma davet etmekten... İyisi mi sabahı bekle ey kendi kayıplığında yitirilmiş varlık! Gece sana eşlik etsin; sen geceye, gün doğarken... Ve sabahın getirdiği ışık, bedenimi okşarken tüm sıcaklığıyla, sisin ardında bıraktığı, yaprakların üzerindeki çiğ tanelerine karışan gözyaşlarımı izliyorum... Korkuyorum... Kendimden... Korkum, sevgim... Ya yarınım? Ne olacağım... Sonuma yaklaşırken bitişlerimi deneyimlemekten endişeleniyor mu bedenim? Şimdi... Endişelerim... Ben, yaşıyorum... Endişelerim, benim... "İnsanlar çok acımasız kızım, bunu hiç unutma..." Babamın gece kulağıma fısıldadığı bir çift sözcük zihnimin duvarlarında yankılanıyor... "Acımasız"... Kim? Kendimden başkası değil... Benden başka kimsenin beni üzemeyeceği gibi, kimse de acımasızlık gösteremez bana, benim kendime gösterdiğim gibi... Öyle acımasızım ki kendime! Korkumu dahi yaşamadan, korkmamalısın diyebiliyorum... Neden? Korku değil midir gerçekte olan beni açığa çıkaran... Sevgiyi, şefkati... Tamamlayıcısı değil midir? Endişelerimdir korkularımdan doğan, ve korkularımdır endişelerimle bir olanlar... Endişelerim, sevgim... Vazgeçişlerimle kaçışlarım bir mi? Ya şikayetlerim... Ben, benden uzakta, yalnız biriyim... Vazgeçişim ben... Kaçışım... Her şeyim... Dönüşüm banadır... Nereye kadar kaçabilirim? Nelerden kaçıyor bu beden? Bu ruh?... Aşk... Tutku... Bağlanma... Nefret... Kavga... Sevgisizlik... Savaş... Tüm duygularımı biriktirmekten başka yaptığım bir şey yok, biliyorum... "Her zaman kolay değil sevmeden sevişmek... Alışmak ve kaybetmek..."... Ruhuma hüzün mü kaçtı ne? Sonbaharı duyumsuyorum şimdilerde... Kapandan kaçan kuş, nereye kadar devam eder? Nasıl kurtuluşunu mümkün kılar ki... Kaçtıkça karşılaşmıyor muyum sanki? Bağlılıktan uzaklaşmaya çalıştıkça bağlı, hatta bağımlı benler sarmıyor mu çevremi? Ya da sevgisizlikten kaçtıkça bana sunulan bir çift sevgiden yoksun göz... O halde neden? Sonra bedenimden hıçkırıklarla yükselen seslere şahit olurum: Uyandığımda, güneş kavurur sanki kararmış bedenimi... Çarşafın ıslaklığı dokunur vücuduma; geceden kalmış gözyaşlarımı taşıyarak... Saklı olanlar açığa çıkarken, yapraklarıyla savrulan bedenimin geride bıraktığı hüznü yaşar ruhum... Ne ruh; ne beden... Bilmedikleriyle yola çıkan, doğaçlama bir varlığın sözleridir göğe haykırılan şimdilerde... Kendime, tüm "bildim" dediklerim; bilmediklerimi dinledikçe ..." Hala neden kaçıyorsun, her şey sende ise... Izdırabını en yoğun şekilde yaşa... Yaşa ki mutluluk ve sevincin de bir o kadar yoğun ve daim olsun! İnancımdır kapılarımı açacak olan, cennetimin... D.Ç. |